Neyin Var Bugün?

“Bişey var bugün sende” dedi yürürken. Ben O’na bakmıyordum ama O’nun bana baktığından emindim.

Ellerim cebimdeydi.

Yüzüne bakarak söylesem olmayacaktı, dayanamayabilirdim. Sonra bir elimi cebimden çıkarıp omzuna attım, kendime doğru çektim O’nu. Yüzüme bakmasın diye; sakinleşsin diye. Uzun süredir içimde büyüyen sözleri söylemeden önce son bir kez sarılabilmek için.

Biraz daha yürüdük. Düşünceleri dağılmış olmalıydı; önünden geçtiğimiz sinemanın afişlerine bakıyordu çünkü. Derin bir nefes aldım. “Ayrılmak istiyorum” dedim. Aniden durdu, biraz uzaklaştı; çok az.

“Neden?” diye sorarken gözleri dolmuştu.

“Artık eskisi gibi hissetmiyorum” dedim. Yalan söylüyordum.

“Daha geçen gün sorduğumda…Nasıl ya? Neden?” Ağlıyordu şimdi. Yağmurla beraber.

“Olmuyo işte, istemiyorum, sevmiyorum” dedim.

“Bunu yapma” derken sesi titriyordu. Az önce yüzüme bakıp derdimi anlamaya çalışan gözleri bu defa daha sert bakıyordu, ama bir o kadar da yalvarır gibi.

“Ağlama” dedim. Bunu söylemem daha beter etti herşeyi. Şimdi nefes de alamıyordu. Hıçkırarak ağlıyordu.

Yanağımdan öpüp koşmaya başladı. “Dur” dediysem de dinlemedi beni. Beraber hiç girmediğimiz, O’nun da tek başına girmediğinden emin olduğum bir sokağa saptı.

Aradaki mesafeyi koruyarak takip etmeye başladım. Az önce yanından geçerken su sıçratan arabalara söyleniyordu ama şimdi bastığı su birikintilerini umursamadan biraz yürüyor sonra koşmaya başlıyor; ardından yine yavaşlıyordu.

Bir an dönüp arkasına baktı. Beni görmesin diye saklandığım apartman boşluğuna iyice sindim. Sokağın başında gezindi gözleri. Sonra yüzünü sildi elleriyle. Önünde durduğu apartmanın merdivenine oturdu ağlamaya devam etti. O halini görmek istememiştim. Dayanamadım. Yanına gittim. Sarıldık.

“Yapma nolur” dedi ağlayarak. “Ne istiyosan yapıcam” dedi. “Neyi sevmiyosan değiştiririm” dedi. “Yok öyle bişey” dedim.

“Çok sıkılmıştım bu aralar, seninle ilgisi yoktu galiba, özür dilerim” dedim. Yağmurdan sırılsıklam olmuştuk. “Yapma bi daha lütfen” dedi. Elimi deminki gibi omzuna attım “Gel hadi” dedim. Eve gittik.

Eve dönünce bana getirdiği eşyalara takıldı gözüm. eve yalnız dönseydim çok kötü hissedecektim belli ki.

Banyoya girip duş aldı. Sonra gelip yanıma yattı. televizyonun karşısında uyuya kaldı. Rüyasında inlediğini duydum bir kaç kez. Daha sıkı sarıldım.

Çok uzun sürmeyeceğini biliyordum.

Uzun sürmeyecekti. İki ay sonra, bu defa kararımdan vazgeçmeyip eve yalnız döndüğümde, tek başına yatacağım koltukta uyuya kaldık o gece.

 

Reklamlar

Sesim Çıkmıyordu Artık

Ateşin yanında ısınmaya çalışıyordu annem. Ablamla ben masanın yanında, yerde oturmuş oyun oynuyorduk. Annem ellerini ovuşturdu, dönüp bana baktı, gülümsedi. Sonra üzerinde oynadığımız halıya baktı, iç geçirdi. Bir zamanlar, ablamla beni, temizlik yaptığı günlerde etrafından dolaştırdığı, anneannemlerden kalma halı şimdi kirden tanınmaz haldeydi. Artık saçlarını da yıkamıyordu. Camları örttüğümüz günden beri.

Ablam, ani bir hamleyle kırmızı arabamı elimden aldığı an bağırmak istedim. Bağıramayacağımı biliyordu. Ne zaman gerildiğimizi hissetse, gözlerini kocaman açıp susturuyordu bizi annem. “Sakın” diyordu fısıltıyla, sonra beni sakinleştirmek için kafamı okşuyordu.

Bulduğumuz su, ablamla bana yetiyordu ancak. Babam eve geldiğinde çantasını masaya bırakıyordu. Sonra sessizce çıkarıyordu içindekileri. Günün en heyecanlı zamanı, çantasını boşaltırken masanın etrafında toplanıp getirdiklerini paylaştığımız dakikalardı.

Babam dün akşam eve dönmedi. Annemin ağladığını duydum gece. Nefesi kesiliyordu. Bağırmak, bir şeyleri kırmak istiyordu belli ki. Kapı aralığından baktığımda eline aldığı yastığı nasıl hırpaladığını gördüm. Annemden ilk defa korktum dün. Eliyle ağzını kapatıp ağladığı anlar gözümün önünden gitmiyor.

Yine dün gece bir kaç defa ablamla yattığımız odaya geldi. Yanımıza yattı. Biraz benim, biraz ablamın. Uzun zamandır odalarımızda uyumuyorduk. Üst kattaki odalara uğramaz olmuştuk. Merdivenler fazla gıcırdıyordu. Ablam bir defa eski odasına gitmek için ilk basamağa adımını attığı anda annemin gözleri kocaman açılmıştı yine. Ablamın ilk ve son denemesiydi.

Sabahtan beri, bize yasakladığı yerde dolaştığını görüyordum annemin, salondaki camın önündeydi. Bizim camlara yaklaşmamız yasaktı. “Sakın ha” diyordu annem, “Ne olursa olsun camlara yaklaşmayın.” Bazen gizli gizli, evin içine sızan güneş ışıklarına dokunuyordum. Sıcaktı. Arada bir yüzümü, çoğu zaman da elimi ısıtmasını seviyordum; ama annem bilmiyordu.

Son bir kaç saattir pencereyle ön kapı arasında mekik dokuyordu annem. Dışarı çıkacak diye ödüm kopuyordu. Dışarıda her ne varsa, babam gibi, O’nu da alabilirdi. Bir an babamı bir daha göremeyeceğimi düşündüm. Ablam az önce elimden aldığı kırmızı arabayı geri verdiğinde sanki tüm o düşündüklerim uçup gitti.

Çünkü o kırmızı arabadakiler bizdik. Önde anneyle baba, arkada iki çocuk oturuyordu. Kapıları açılsa da içerideki o aile dışarı çıkamıyordu. Tıpkı bizim gibi. Ama o beyaz plastik aile mutluydu. Hepsi bir aradaydı. Önde oturan annenin saçları, annemin o zamanki saçlarına benziyor diye “Bak bu biziz” demişti babam. “Annenle ben önde oturuyoruz, çocuklar arkada.” “Tatile mi gidiyolar?” diye sorardım her seferinde. Filmlerde öyle olurdu hep. “Belki” derdi babam. Film seyretmeyeli uzun zaman olmuştu. Karanlığın çöktüğü ilk gün kırmıştı televizyonu babam. O zaman sessiz olmaya gerek yoktu herhalde, çünkü dışarıda bağıran kadınlar, çocuklar ve kapıları yumruklayan insanlar vardı. “Geldiler” diye bağırıyorlardı. Arabalarına binip uzaklaşmalarını dinledik. Babam o gün “Burada güvendeyiz” dedi.

Kapı vurulunca hepimiz yerimizden fırladık. Annem hala sessiz olmamız için uyarıyordu bizi. Masanın yanında kaldık. Babamın çalışıydı bu. Yabancılara kapıyı açmamamız için bulmuştu bu yöntemi. “Tık” “Tık” sonra biraz bekleyip tekrar “Tık!” Üçe kadar sayıyorduk. Tam üç dedğimizde son kez “Tık!” Dün gece ağlayan annemin yüzü gülüyordu. Gözlerinden yaşlar süzüldüğünü gördüm. Sessizce yaklaştı kapıya. Anahtarı o kadar yavaş çevirirdi ki, en ufak ses çıkmazdı. Kilidi açtığı anda kapı büyük bir gürültüyle yerinden çıktı; annemin üzerine düştü. “Gidin!” diye bağırdı annem. Annemin sesini unutmuştum. Bağırmakta zorlanıyordu. Kapıyı üstünden atmaya çalışırken, bir ayak kapıya bastı.

Elimden tutan ablamın beni çektiğini son anda farkedince sendeledim. Bir kaç adım sonra koşmaya başlamıştık. Babam bizi karşısına alıp tembihlemişti. Bir şey olursa, arka bahçeye penceresi olan banyoya gidecektik. Annem kapıyı kilitleyip, babamın banyoya taşıdığı eski dolaplı saati kapının önüne itecekti.

“Ne olursa?” diye sormuştu ablam. “Siz söylediğimi yapın” demişti babam. Annem, babamın bir şeyler söylemesine mani olmuştu gözleriyle.

Banyoya girerken, annemin çığlıkları da bizimle birlikte girdi taş odaya. İçeride yankılandı. Ablamın ağladığını duyuyordum. Ben hiç birşey yapamıyordum. Kapıyı itti ablam. Ama tamamen kapanmadı. O kadar karanlıktı ki, neden kapanmadığını anlamıyorduk. Sonra saati kapının önüne itmeye çalıştı. Saat çok ağırdı. Az sonra, bir zamanlar kırılır diye oynamamızın yasak olduğu dolaplı saat yere düştü, camlı kapısından fırlayan parçalar yüzümde sıyrıklar açmış olmalıydı. Yanağımıni alnımın acıdığını hissediyordum.

Yine de kapanmadı kapı. Yere eğildim. Aralıktan annemi görmeye çalıştım. Isınmak için yaktığı ateşin ışığı aydınlatıyordu yüzünü. Saçları bembeyazdı. Kapıya basan her kimse, kapının üstünden yürümeye devam etti. Annemin bedeni sarsılıyor, kapıdaki adamın her adımında kafası tekrar tekrar yere çarpıyordu. Saçları bembeyaz parlıyordu. “Anne” dedim kısık sesle. Ağlamaya başladım.

Ablam camı açmaya uğraşıyordu. Yerde yatan saat, zaten küçük olan banyoyu daha da daraltmıştı. Bir ara saatten güç alıp pencerenin mandalına ulaşmaya çalıştı. “Hayır” diye bağırdığını duydum. Kafamı kaldırdığımda O da bana bakıyordu. Yüzünde şaşkın bir ifade vardı. Vücudu ağırlaşınca, pencerenin mandalına taktığı parmağı camı açmasını sağladı. Saçlarının beyazlamaya başladığını gördüm. Tam yanıma düştü ablam. Saatin üstüne bastığı ayağının bileğini kavrayan eli gördüm. Kıpkırmızıydı.

Benim açılan cama ulaşmama imkan yoktu. Boyum yetmeyecekti. Ablam bile zar zor uzanabilmişti. Yerimde iyice sindim. Karanlığa saklanmaya çalıştım. Cam açılmıştı, dışarıdan ışık vuruyordu ablamın yüzüne. Ablamın bembeyaz saçları, bembeyaz bedeni tam yanımda yatıyordu. Beni de göreceklerdi.

“Ağlama” dedi kapıdaki. Elini uzatıp bana dokunmaya çalıştı. Olduğum yerde çömelmiş küçücük olmuştum. Kapıdaki, kolunu bana uzattıkça yerde yatan saat bir an hareket ediyor ama kapının açılmasını engelliyordu.

“Ağlama kızım” dedi bu defa. Babamın sesiydi. Kafasını uzatıp aralıktan bana baktı. Yüzünü tam seçemiyordum ama yüzü de eli gibi parlıyordu. Kıpkırmızıydı. Derisi hareket ediyordu. “Baba yapma” dedim. “Bir şey yok” diye cevap verdi. Konuşurken derisi daha korkunç oluyordu. “Hadi aç kapıyı” dedi. “Açamam” diye bağırdım. Ağlamaktan net göremiyordum artık.

“O zaman tut elimi” dedi. “Hayır” dedim. Köşeme sindim. Kapının aralığında bir kafa daha belirdi. “Gelmiyor mu?” diye sordu. “Hayır” dedi babamın sesi. “Tamam zorlamaya gerek yok” dedi diğer kafa. “Gidelim” dedi. “Ablası o işi halleder.”

Konuşanın annem olduğunu farkedince tüylerim ürperdi. Ablamın bembeyaz olan derisi döküldükçe, altından çıkan ıslak deri hareket etmeye başladı. Çığlık atmaya çalıştım ama sesim çıkmıyordu artık.

Uyarı!

Sakın saymayın! Ne olursa olsun sayılardan uzak durun! Bir şeyler söylemeye başladığımız an 1,2,3…”Anne” “Baba”dan hemen sonra 1,2,3… Kafamıza kazınmış 1,2,3. Zorla kazıdılar, başımıza dikilip tekrar ede ede.

Sizi uyarmadığımı söyleyemezsiniz. Saymayın, sayı vermeyin, rakamlardan uzak durun dedim, görevimi yaptım. Neden diye sorarsanız ona da cevabım var; ama sonradan “nerden aklıma soktu!” diye düşünecekseniz hemen şimdi kapatın bu yazıyı ve lütfen sözüme güvenip sayılardan, sayılarla ilgili herşeyden -saatlerden bile- uzak durmaya çalışın. Mutlu olmanın başka yolu yok. Dertten başka bir şey getirmez sayılar!

Bunları çocukken bilemezdim ki! Çocuktum daha. Yaşım daha…

Çok kurnazsınız. Az kaldı yaşımı söyletecektiniz bana, ve bunu yaparken o ismi lazım değilleri kullanacaktım. Peki peki. Bu gecelik söylüyorum ama şunu da bilin: yarın sabahtan tezi yok sayılarla işim bitmiştir!

Çocuktum. Belki 5-6 yaşlarındaydım. Anneannemin evine yakın bir ayakkabıcı vardı: Papi. En büyük zevkimdi oraya gittiğimizde ayakkabı numaramı söylemek. 29-30. Hiç değişmeyecekmiş gibi. Şimdi 30 olmama az kalmışken 41-42. Yaşım da değişti ayakkabı numaram da. Onunla birlikte bir sürü şey daha.

Şaka yapıyorum zannettiniz. Bir bit yeniği aradınız. Ama şaka yapmıyorum. Hatta hiç bu kadar ciddi bir konuda yazmamıştım. Belki daha ciddi kelimeler seçmeliydim. Ben değilmişim gibi konuşmalıydım. Ne zaman kendinden çıkıyorsa o zaman daha ciddi görünüyor insan. Ya da sadece ben ciddi olmak istediğimde benlikten çıkıyorum.

O zaman annemin babamın yaşını soruyorlardı. Benim yaşım yetmiyordu herhalde, dahasını öğrenmek istiyorlardı. Bir de “nerelisin” diye sorup, doğduğun yeri söylediğinde “yok yook aslen nerelisin” diye üsteleyenler, cevabını kabul etmeyip annenin babanın doğduğu yeri soranlar var. Ben buralıyım ama. İsimleri dışında ne annemin ne babamın doğduğu şehri biliyorum. Kütüğümün bağlı olduğu yeri bilmek ne verecekse onlara.

Konu dağıldı biliyorum.

Annemin babamın yaşını soranlara 35 derdim. Çok iyi hatırlıyorum. Ve o zaman hesap yapardım. Anneannem de o aralar herhalde 50lerinin sonundaydı. Daha en az 20 yılımız var derdim. Ölümden hep korktum ben; hala da korkuyorum ama kendi ölümümden değil sevdikleriminkinden.

Evet hesabım tuttu. En az 20 yıl daha anneannem bizimleydi. Sonradan dedemin anneannemden büyük olduğunu öğrendim. “Dedem” diyordum “daha hala sağlıklı ve bizimle. Anneannem de bir o kadar dinç. Daha yıllarımız var” diyordum. Öyle olmadı. Anneannemi dedemden önce kaybettik.

Geçen sene anneannemi kaç yıl önce kaybettiğimizi düşününce daha beter oldum. Büyüklerin bi sözü vardı. “Okuldan sonra hayat öyle bir hızlı akıyor ki!” diyorlardı. Şimdi ben o büyüklerin yaşına geldim. Ben de diyorum. Günleri yılları saymaya kalkmayın, zaman çok çabuk akıyor.

Dün gece annemin yaşını düşündüm. Daha kaç sene bizimle olacağını. Babamı, teyzemi, halamı. Bu hesaplardan küçükken korkmalıymışım. Şimdiye kabullenmiş olurdum belki. Ama benim aklım bu konuları daha yeni kesiyor. Kestikçe acıtıyor.

O yüzden saymayın. Birilerinin doğumgününü kutlayacaksanız sadece dünyaya geldikleri için sevinin, tanıdığınız için mutlu olun, heyecanlanın. Kaç yaşına girdiğine bakmayın. Çünkü baktıkça, o sayılar kafanızda dönmeye başlayacak ve eninde sonunda bir gün mutlaka hesap yapacaksınız.

Not: Hala ara sıra o kadar karamsarlaşıyorum bu ki bu konuları düşündüğümde. Eğer bu şekilde değil de tam aklımdan geçtiği gibi, hissettiğim gibi yazsaydım işin içinden hiç çıkamazdım. O yüzden hafiflettim. Bilmem kaç sene önce Türkçe kitaplarımızın içindeki hikayeler gibi sonuna “SADELEŞTİRİLMİŞTİR” eklesem yeridir.

Olduğu Gibi – Bölüm 6

Geceden beri aralıksız yağmur yağıyordu. Selim traş oldu. Akşamdan hazırladığı takım elbisesini giydi. Arkadaşına veda ederken elinden geldiği kadar iyi görünmek istedi.

Cami’de toplanan insanların çoğunu tanımıyordu. Onur ve Erdinç’le birlikte bir köşede şemsiyenin altına sığınmışlardı. Erdinç tabutun etrafında duranlara baktı. Bu insanların çoğunu fotoğraflardan tanıyordu; hiçbiriyle yüzyüze gelmemişti. Biri hariç.

Onur’a:

“Şu sakallı adam var ya, amcası. Bizi yolda görmüştü. Bora’yı öpüyordum ve O’na yakalanmıştık…”

Onur, Erdinç’in ağlamaya başladığını görünce sarılmak istedi.

“…İyiyim. Bu adam Bora’ya yapmadığını bırakmamıştı sonradan. “İbne” demiş benim için. Ne işin var o ibneyle demiş”

Erdinç beraber geçirdikleri onca zamanı düşündü. Tabutun başında sırayla nöbet tutan insanlardan biri de Bora’nın amcasıydı. Bora’yı uzun süre zor durumda bırakan, kendisi için ibne diyen, sözde Bora’yı çok seven amcası. Bora’ya dokunmayı özlemişti; sarılmayı, öpmeyi. Ayrıldıklarından beri arkadaş gibi davranmak zorunda kalmıştı. O’nu ne öpebilmiş ne de O’nunla sevişebilmişti. İkisi de kimseyle beraber olmuyordu halbuki.

Erdinç son görevini yapabilmek için tabuta doğru ilerledi.

 

Koşuyorlardı. Yerdeki su birikintilerine basmadan koşmaya çalışıyorlardı. İnsanlar pasajlara, tentelerin altına sığınmışken onlar yağmurda koşuyordu.

“Kaçtaydı film?” diye bağırdı arkadaki.

Öndeki dönüp:

“Bilmem biletler sende ya!”

“Yooo”

“Tabi tabii”

Arkadaki yüzünü iyice buruşturmuştu. Yağmur damlaları huylandırıyordu onu.

“Çok komik görünüyorsun” dedi Bora.

“Sen de çok yakışıklı görünüyorsun” diyerek sarıldı Erdinç ve sonra öptü Bora’yı.

Tam o anda nereden çıktığı belli olmayan o adam dikildi karşılarında.

“Nereye gidiyorsun Bora?”

Bunca insan yağmurdan saklanırken, Bora’nın amcasının yürüyeceği tutmuştu. Onlarla aynı yerde, İstiklal Caddesinin aynı tarafında.

 

Erdinç tabutun yanına geldiğinde Bora’nın amcasıyla göz göze geldiler. Adam tanımazdan geldi Erdinç’i, ve oradan hiç ayrılmayacağını belli etmek ister gibi yerinde hafifçe hareket edip durdu.

Erdinç:

“İzin verirseniz arkadaşıma ben de veda etmek istiyorum” dedi.

Adamın cevabı kesindi

“Gidin burdan”

Adam belli ki bu “ibne”lerin cenazeye gelmesinden epey rahatsız olmuştu. Bora’nın ölümü ya da o an hepsinin Bora’nın cenazesi için toplanmış olması önemsizdi sanki. Erdinç adamın yanına yaklaşıp aynı onun gibi ellerini kavuşturdu ve başını öne eğerek beklemeye başladı. O’nun varlığından rahatsız olduğu için biraz yana kaydı adam. Erdinç’e dokunmaktan kaçınıyordu. Erdinç bu yüzden biraz daha yaklaştı adama. Sonra biraz daha. Adam kazanamayacağını anlamıştı. Hızlıca uzaklaşıp Sunay Hanım’ın yanına gitti. Sunay Hanım ağlamıyordu artık, elindeki mendille ağzını kapatmış, dalgın bakışlarla oğlunu düşünüyordu.

Erdinç tabutun başında yalnız kalmak için elinden geleni yapmıştı ama şimdi içini çok büyük bir acı kaplamıştı. Orada sevgilisiyle, ama yapayalnızdı. Tahta kutuya baktı. Sevdiği adam o kutuda yatıyordu şu an. Uyuyordu. Yalnızca uyuyor olduğunu hayal etti Erdinç. Sonra fısıltıyla bir şeyler söyledi:

“Seni çok seviyorum…Hala…Bunun şaka olduğunu düşünüyorum her an, sanki şimdi gelecekmişsin gibi, Şaka Yaptım diyecekmişsin gibi…”

Selim, Erdinç’in titrediğini farketti.

“Ağlıyor yine”

Onur bu defa bir şey yapmadı.

“Ağlasın rahatlar, sabahtan beri kasıyor kendini”

Erdinç’in söyleyecek başka şeyleri de vardı ama Bora’nın amcası yapacağını yapmış, nöbet için birini yollamıştı. Son kez tabuta dokundu ve Selim’lerin yanına doğru yürüdü. Tüm o saniyeler boyunca ıslanmış olduğunu farketmemişti bile. Yağmur daha da şiddetlenmişti. Tekrar şemsiyenin altına girdiği anda minareden ezan sesi yükseldi.

Erdinç o an katılarak ağlamaya başladı. Diğer tarafta bankta oturan Sunay Hanım da ağlıyordu.

Saatler sonra sağır edici müzikle dans eden insanları yararak, kulise ulaşmaya çalışıyordu Erdinç. Ayla şovuna başlamıştı bile. Hoparlörlerden birinin üzerine çıkmış dans ediyordu. Erdinç’i görünce inip yanına gitti…

“GöT-HAN SENİ SORDU…NERDESİN YA?”

“İÇERİDE KONUŞURUZ” dedi Erdinç.

Ayla arkasından seslendi ama Erdinç çoktan kalabalıkta kaybolmuştu. Ayla hoparlörün yanındaki genç çocuğun yanına gitti. Çocuk, çıktığından beri O’nu seyrediyordu. Dans etmeye başladılar. Sonra çocuğun elinden tutup az evvelki yerine çıktı. Dansına devam etti.

Erdinç odaya girdiğinde, İsmet’le burun buruna geldi. O kadar bezgindi ki elindeki çantayı koltuğun yanına bırakıp, oturdu. Sonra:

“Ne istiyorsun İsmet?” diye sordu.

İşyerinde kendisinden daha kıdemliydi İsmet. Erdinç İsmet’e bağlı olarak çalışıyordu. Her işin onayı İsmet’ten alınıyordu. Ve İsmet şu anda bir gay bar’ın, peruklarla, kostümlerle dolu odasında karşısında dikilmiş O’na bakıyordu. Erdinç ilk defa “BEY” diye hitap etmemişti İsmet’e. İki seçeneği vardı, ya üste çıkacaktı, ya da işini kaybetmemek için İsmet’in yapacaklarına göz yumacaktı.

“Seninle konuşmak istiyorum ama burada olmaz”

Erdinç sahneye çıkacağını, hazırlanması gerektiğini bahane edecekti ki Gökhan içeri girdi.

“Oo…Madonna Bey sonunda teşrif etiler…Üstelik barın kapanmasına yakın gelmesi yetmiyormuş gibi misafir de getirmiş”

“Benim misafirim değil”

“Neyse ne!”

Gökhan makyaj masasına dayandı ve kollarını kavuşturdu.

“Burada çalışmaya başladığından beri, “emir büyük yerden gelmiş olmasaydı” deyip duruyorum. Ama artık yeter.”

Gökhan söylediklerinden büyük keyif alıyordu.

“Seni kovuyorum, hem kötü dans ettiğin, hem de o erkek suratını ne yaparsan yap kadına benzetemediğin için…”

O arada kapı açıldı ve Fırat girdi içeri. Gökhan’ın odada olduğunu görmemiş gibi Erdinç’e:

“İyi misin? Merak ettim” dedi.

Gökhan, Fırat’a baktı sonra tekrar Erdinç’e döndü.

“Bir de bu sebep var tabi” dedi.

Fırat, Erdinç’in etrafında olmaktan hoşlanıyordu. Şimdiye kadar hiç bir şey belli etmemişti. Ama bugünkü meraklı hali tüm parçaları bir araya getirmişti. Ayla’ya içki getirdiğinde, bardağı almaya geldiğinde, Erdinç O’ndan bir şeyler istediğinde o halleri, Erdinç’e bakışları. Hepsi anlam kazanmıştı. Ancak Gökhan bu işten hiç memnun değildi. Belki de Erdinç’i kovmak istemesinin tek sebebi Fırat’ın O’na olan ilgisiydi. Erdinç de Gökhan’ı yok sayarak:

“Bir şey yok, çıkışta anlatırım” dedi.

Bu Gökhan’ı daha da sinirlendirmişti.

“Çıkışı beklemene gerek yok şimdi çıkıyorsun” dedi Gökhan. Sonra Fırat’a döndü:

“Benimle gel kasayı sayacağım”

Erdinç sırt çantasını aldı. Bir kaç eşya koydu içine sonra İsmet’e dönüp:

“Çıkalım mı?” diye sordu.

Bardan çıktılar. Oturacak açık bir yer aradılar. Az sonra bir meyhaneye girdiler.

Ayla şovu bitince, gözlerini bir an ayırmadan kendisini seyreden çocuğun kulağına bir şeyler fısıldadı. Sonra odaya gitti. On dakika sonra bardan çıkmaya hazırdı. Çocuk da arkadaşlarıyla vedalaştı. İçlerinden biri elindekini çocuğa uzattı. O da kimse farketmeden arka cebine soktu. Sonra gömleğini cebinin üzerine indirip, bıçağın şişkinliğini gizledi. Ardından Ayla’nın yanına gitti.

Ayla’nın evine doğru yürürlerken, arkalarından üç kişi daha geliyordu. Çocuğun az önce vedalaştığı arkadaşları.

 

Etiketler , ,

Olduğu Gibi – Bölüm 5

Erdinç odaya döndüğünde Ayla ortalıkta yoktu. Biraz sonra Ayla’nın, soyunma kabininden gelen sesi ile irkildi. Odayı boş zannediyordu ama duyduğu seslere bakılırsa kabinde bir kişi daha vardı. Bu konuda daha önce tartışmışlardı ama Ayla uslanmayacaktı belli ki. Üstelik Erdinç artık ders verecek gücü bulamıyordu kendinde. Makyaj masasına oturdu. Aynaların ışığını açtı. Peruğunu çıkardı; ter içinde kalmıştı. Ayla’nın zevkten inleyişini ve arada bir de sinirli sesini duyuyordu.

“Dur yapma diyorum”

“Hadi lütfen!”

“Ay defol şurdan çık dışarı hadi”

Kabinde olanlar hiç umrunda değildi Erdinç’in. Az sonra Fırat girdi odaya. Erdinç’le gözgöze geldiler.

“Burada mı?” diye sordu Fırat.

Erdinç kafasıyla kabini işaret etti. Kabinin perdesi fazlasıyla hareketliydi. Fırat yüzünü ekşitti.

“Ayla Hanım sıranız geldi” diye seslendi; Erdinç’le gülüştüler.

“Ay hanım diyen dilini yerim senin, geliyorum şekerim fermuarım sıkıştı da”

“Ben yardım edebilirim isterseniz”

Ayla’nın o an panikten titreyen sesi duyuldu:

“Ay yok ayol ben hallediyorum… Hah oldu oldu”

Fırat içerde olan biteni biliyordu elbette, yine de bu oyuna devam etti. Sonra gülerek dışarı çıktı. Erdinç makyajını silerken, telefonundaki cevapsız aramalara baktı. Selim aramıştı defalarca. “Ne istiyorsun?” diye söylendi; telefonla kavga eder gibi. Aynaya bakarak makyajını silmeye devam etti.

O gece kulüp yine tıklım tıklımdı. İnsanlar ipini koparmış gibi doluşmuştu İstiklal caddesine, ve tüm eğlence yerleri hınca hınç dolmuştu.

Erdinç tuvaletten çıkmış, arkadaşlarının yanına doğru ilerliyordu. İnsanların arasından geçmeye çalıştı. Herhangi bir yakınlaşmaya izin vermemek için arkası dönük insanların yanından geçerken o da sırtını dönüyordu. Tırmalanmaya veya kıskanç sevgililer tarafından hırpalanmaya niyeti yoktu.

Tam bu şekilde ilerlerken yanından geçtiği adamlardan biri hızlıca sarıldı Erdinç’e. Sonra boynundan öptü. Erdinç’i yakalamıştı ve kendine doğru bastırıyordu. Kapana düşmüş fare gibi çırpınıyordu Erdinç.

“Tanışabilir miyiz?” dedi adam ama çoktan tanışmaktan öteye geçmişlerdi.

Oflayıp poflayarak adamın kollarından kurtuldu Erdinç.

“Çekil şurdan!”

Sonra biraz önceki özeni bir kenara bırakıp, insanları yararak ilerledi. Arkadaşlarının yanına geldi. Sevgilisine sarılıp dudaklarından öptü. Ardından da olanları anlattı.

Sevgilisinin arkadaşlarından Selim gülmeye başladı.

“Aferin oğlum, bu sefer iyi yere atmışsın kapağı” dedi Bora’ya. Bora’nın yüzü kızarmıştı. Erdinç olan biteni anlamaya çalışırken, az önceki adam yanlarına geldi.

Selim adamın yanağına bir öpücük kondurdu.

“Testi geçtiniz Erdinç Bey” dedi. “Tanıştırayım, bu Kayahan”

Erdinç Bora’ya sinirli bir bakış fırlattı. O sırada Bora utançtan ölmek üzereydi. Kulağına bir şeyler fısıldayarak Erdinç’i yatıştırmaya çalıştı.

“Selim sarhoş biraz kusuruna bakma. Benim bu oyundan haberim yoktu” dedi.

Erdinç çok kızmıştı ama Bora’nın doğru söylediği belliydi.

Zoraki gülerek elini uzattı.

“Kusura bakma, Selim’in arkadaşı olduğunu bilseydim…”

“Önemli değil canım…” diye atladı Kayahan, “…öptüm ya zaten”

Erdinç daha da sinirlenmişti ancak eğleniyor gibi görünmeye çabalıyordu. Adam kendisinden epey büyüktü. Bu tip adamların 20’lik gençlere, şaka yollu yanaşma çabalarını biliyordu. Hatta az önce kendisine zorla sarıldığında, adamın sertleştiğini hissetmişti. Erdinç sakinleşmek için dans etmeye başladı.

“Madem arkadaşınız, o zaman dans etmemiz sorun olmaz değil mi?” diye sordu Selim’e.

Kayahan sırıttı,

“Gençlerle başa çıkmak zor işte”

Bora’ya söylediği bu söz, Bora’nın Erdinç’ten sadece üç yaş büyük olması sebebiyle pek de etkili olmamıştı. Erdinç, Kayahanın elinden tuttu ve peşinden, dans eden insanların arasına doğru çekti. Bora ve Selim’den yeterince uzaklaşmışlardı. Dans etmeye başladılar. Az sonra çok daha güzel parçalar çalmaya başlamıştı.

“Bayılıyorum bu şarkıya” dedi Erdinç

“Ben ilk defa dinliyorum” dedi Kayahan

“Aaa çok güzeldir”

Kayahan gözlerini Erdinç’ten alamıyordu. Erdinç bunu farketmişti. Arkasından geçen barmen O’nu itince Kayahan’a biraz daha yaklaşmıştı. Dans ederken sordu:

“Selim’le sevgili misiniz?”

“Yok yahu Selim benden çok genç”

“E olsun ne olur ki?”

“O istiyor ama ben düşünmüyorum”

Kayahan başka birini düşünüyordu belli ki.

“Bence yaş o kadar mühim değil, mesela ben çoluk çocuktan hoşlanmıyorum”

“Ama Bora da senin yaşlarında”

“Evet ama ne bileyim bir şeyler eksik sanki”

Kayahan konuşmanın ilerleyişinden epey hoşlanmıştı. Bu sefer ilk soran o oldu.

“İdealin değil mi Bora?”

“Tip olarak değil, sadece iyi anlaşıyoruz” dedi Erdinç.

“Sen nasıl tiplerden hoşlanıyorsun?”

Erdinç dans etmeye devam etti, sonra şarkının nakaratında Kayahan’ın gözlerinin içine bakarak şarkıyı söylemeye başladı

“…100 percent… pure love!”

Kayahan’a gülümsedi. Kayahan’ın hoşuna gitmişti. Sonra Erdinç biraz yaklaştı. Arkasını dönüp, sırtını yasladı Kayahan’a. İlk yakınlaşmalarındaki gibi Kayahan’ın kollarını tutup kendi önünde birleştirdi. O’nunla birlikte hareket ettirmeye başladı vücudunu. Yüzünü göremiyordu ama büyük ihtimalle sırıtıyor olmalıydı Kayahan. Biraz sonra adam yine sertleşmişti. Şarkı bittiğinde yine aynı şekilde kolundan tutup Bora ve Selim’in yanına getirdi Kayahan’ı.

“Çıkalım mı?” diye sordu Bora’ya.

Bora gece kötü bir şey olmadan bitsin istiyordu. Çıkarken Erdinç, Selim’e döndü:

“Ben testi geçtim, ama senin beğendiğin ve söylediğine göre seninle ciddi bir ilişki düşünmeyen bu adam iki defa ereksiyon olarak sınıfta kaldı.”

Sonra Bora’yla birlikte bardan çıktılar.

Erdinç makyajını silerken o geceyi hatırlamaktan rahatsız olmuştu. Selim’i sırf Bora’nın arkadaşı olduğu için sevmek zorunda kalmıştı uzun süre. Sonradan bir kaç defa aradaki buzlar erir gibi olduysa da; asla arkadaş olmamışlardı. Bir buçuk sene önce Bora’yla ayrıldıklarında iyi kötü arkadaş kalmayı becermişlerdi; ama ikisi de hayatlarına kimseyi sokmuyordu. Görüştüklerinde tehlikeli yakınlaşmalar oluyordu, ama orada kalıyordu her şey. Belki de becerememişlerdi.

Ayla nın sesi duyuldu yeniden.

“Ay yeter bırak, çıkmam lazım”

Kabinden çıkmaya çalışıyordu. Perde kafasına takılmıştı.

“Hadi dışarı hadi”

Erdinç Ayla’nın kabinden dışarı çıkardığı adamı görünce ne yapacağını bilemedi. Adam iş arkadaşı İsmet’ti. İsmet pantolonunu toplamakla meşguldü. Erdinç bu arada nasıl saklanacağını düşündü.Peruğunu eline aldı ama çok geç olduğunu farketti. İsmet şaşkın gözlerle aynadan Erdinç’e bakıyordu. Artık makyajı da yoktu yüzünde. Erdinç sadece kadın kıyafetleri ile oturuyordu sandalyede. İsmet bir an durakladı sonra:

“Erdinç?”

Erdinç tam bir şey söyleyecekti ki Ayla durumu kurtarmaya çalışarak

“Ne Erdinç’i şekerim? Aa Erdinç dedi sana ayol!” diye araya girmeye çalıştı

“Nasılsınız İsmet Bey?”

“Oğlum bu ne hal?”

Erdinç içinden bir sürü şey geçirdi, bir sürü şey söyleyebilirdi.

Ardından Fırat girdi içeri tekrar. “Ayla hadi!”

Ayla, İsmet’i iterek dışarı çıkardı.

“Hadi yavrum, yapacağını yaptın, işini bitirdin Naşşşş!”

Kapıyı kapatınca korkudan Erdinç in yüzüne bakamadı. Tam çıkacakken “Kusura bakma” diyebildi. Erdinç uzun zamandır Ayla’nın gerçek ses tonunu duymamıştı. Oflayarak sandalyesine yaslandı. Az önce apar topar takmaya çalıştığı peruğunu masanın üzerine attı. Selim’e telefon etti. Artık daha kötü ne olabilirdi ki?

Etiketler

Olduğu Gibi – Bölüm 4

“Cevap vermiyor” dedi Selim. Telefonu kapattı. Hava soğumuştu.

Onur banklardan birine oturmuştu. Yerde sabit bir noktaya dikmişti gözlerini ve arada bir gözleri doluyordu. O kadar dalmıştı ki önünden hızla geçip hastanenin kapısında duran taksi, yerinden sıçramasına sebep olmuştu.

Taksiden Bora’nın annesiyle babası indiler. Adam parayı öderken kadın hastaneye girmişti bile. Selim’in aklına o an, onlara da tam olarak bilgi verilmemiş olabileceği geldi. Peşlerinden koştu.

 

Koridorda, Bora’nın babasının kolundan tuttu Selim.. Adam dönüp Selim’i gördüğünde, kim olduğuna aldırış etmeden:

“Bora nerde?” diye sordu.

Konuşmayı duyan Sunay Hanım da dönüp Selim’e dikti gözlerini. Merak içindeydiler. Selim haklı çıkmıştı.

Ne diyeceğini bilemedi. Sonra ağlamaya başladı.

“Bora’yı kaybettik” diyebildi.

Sunay duyduğu sözleri kabul etmek istemedi.

“Oğlum nerde?” diye bağırmaya başladı. Ferit de karısını duymuyordu sanki. Hiç bir şey duymuyordu. Sakince oturdu hastanenin sandalyelerinden birine.

“Olur mu?” dedi. “Olur mu?”

O ana kadar karısından çok daha güçlü duran adam ellerini yüzüne kapattı. Ellerini yüzünden her çekişinde yüzünün ıslandığı görülüyordu.

“Yapma be oğlum” diyordu adam, sanki Bora’ya sitem ediyordu, O’nunla tartışıyordu.

Sunay Hanım yanına gelen hemşirelere Bora’yı soruyordu.

“Oğlumu görmek istiyorum” diye bağırıyordu.

Selim yanına gitti. Sakinleştirmeye çalıştı kadını. O an Sunay Hanım, Selim’e döndü. Gözlerini onun gözlerine dikti.

“Öldü mü?” diye sordu. Ama bunun inanmamakla ilgisi yoktu. Bu tamamen Selim’i suçlar gibi bir soruydu.

Selim o an yıllar önce yaşadığı güne döndü.

 

14 Şubat 1990

Dışarıda kar vardı.

İki delikanlı duvarları poster ve yapıştırmalarla dolu odada, pek konuşmadan vakit geçiriyorlardı. Gözlüklü olan yatağa yüzüstü uzanmış dergi okuyordu.

Sarışın olan pencerenin yanındaydı. Kar yağması için bekler gibi gökyüzüne bakıyordu.

Gözlüklü çocuk, sayfaları hızlı hızlı çeviriyordu.

Diğeri O’na dönüp:

“Okuyo musun sen şimdi o dergiyi?”

“İlk aldığımda bakarım, sonra okurum”

“3000 liralık ne var onda?”

“Yapıştırma veriyo, poster var”

“Ben sana alırım yapıştırma”

“Niye ki?”

“Bilmem… seviyosan yani”

“Seviyorum ama Blue Jean’inkileri seviyorum”

“İyi”

İkisi de sustular. Sonra gözlüklü derginin sonuna geldi. Diğeri sıkılmıştı.

“Ateri oynayalım mı?”

“A-TA-RI”

“Neyse ne!”

Gözlüklü olan dergiyi alıp çalışma masasının çekmecesine koydu. Çekmecede önceki ayların dergileri vardı. Sarışın olana dönüp:

“Salona kurmamız lazım ama”

“Kuralım o zaman…Annen kızar mı?”

“Yoo”

Salonda, gözlerini televizyona dikmiş oyun oynuyorlardı. Biri gözlüklerini temizlemek için ara verdi. Diğeri ise hala oynuyordu.

“Oğlum dövüyorum seni”

“Ben sıkıldım odaya gidiyorum”

Biraz sonra ikisi de odada sıkılmaya kaldıkları yerden devam ediyorlardı.

Sarışın yatağın yanında yere oturmuş, diğeri de dergiyi tekrar okumaya başlamıştı.

“Kız dergisi o”

“Halt yemişin sen!” Gözlüklü sinirlenmişti.

“Ne kızıyosun be!”

“Murat’ların bana neler yaptığını biliyorsun”

“Manyak oğlum onlar”

“Annemler duyarsa gebertir beni”

“Niye lan, onlar “kız” diyo diye kız mı oldun?”

“Ne biliyim ya”

“Hem ben de bi kızla öpüşmedim. Ben de mi “kız”ım yani?”

“Şule?”

“Daha öpüşmedik oğlum, ciddi ilişki bu”

Gözlüklü güldü.

“Ne gülüyorsun lan?”

“Daha lise’den evleneceğin kızı buldun yani”

“Evlenmem de çıkarız işte”

Gözlüklü, bir an durdu. Sonra uzun zamandır canını sıkan bir şeyi söylemek için ağzını açtı, tam konuşacaktı ki diğeri:

“Sen hiç öpüştün mü?”

“Ben öpüştüm mü?…öpüştüm”

“Kimle?”

Sarışının inanmaz tavrını bastırabilmek için yalan söylemeye çalışan gözlüklü çocuğun bakışlarını kaçırışı görülmeye değerdi.

“Hani bizim yazlık var ya…Orda bi kız vardı”

“Adını söyle hemen”

Sarışın çocuk sorusunu bitirdiğinde, gözlüklü gafil avlandığını düşündü. Aklına hiç isim gelmiyordu.

“S…Selin”

“Ha, peki”

İnanmamıştı sarışın çocuk. Gözlüklü sinirlendi

“Ne oldu ki?”

“Bi şey yok…Kendi kendime deney yaptım”

“Ne deneyi?”

“Ben de ne zaman kız ismi uydurmaya kalksam S ile başlayan isim gelir aklıma”

“Ben uydurmuyorum oğlum”

“Yalan da söyleyemiyorsun”

“Siktir lan”

Sarışının hoşuna gitmişti. Gözlüklü kesinlikle yalan söyleyemediği gibi, küfür de edemiyordu.

Sanki ikisi de diğerinin konuşmasını bekliyordu. Sessizliği sarışın bozdu.

“O zaman bana anlatsana…nasıl öpüşülüyo?”

Gözlüklü paniklemişti. Hiç bilmediği bir şeyi nasıl anlatacağını düşündü… Hem de epey uzun süre düşündü.

“Böyle ağzını “O” der gibi yapıyorsun. Sonra öpüşüyorsun işte. Anlatırken komik oluyo”

Sarışın yatağın üzerine oturmuştu. Gözlüklü sanki bir kıza sarılmış gibi öpüşme taktiği vermeye çalışıyordu.

“Sonra öpüyorsun ama dilini kullanmadan, kızlar sevmiyo onu”

“Yani sadece dudak serbest”

“Evet”

“Yani böyle”

Gözlüklü, sarışının bir şey anlatacağını düşünmüş ancak hazırlıksız yakalanmıştı. Sarışın lafını bitirir bitirmez gözlüklü çocuğun dudağına bir öpücük kondurmuştu.

Gözlüklü çocuk kalakaldı. Ne yapacağını bilemedi ve sonra eliyle ağzını sildi. Ama bunu isteyerek yapmadığı belliydi.

“Napıyosun oğlum!”

“Öpüyorum” dedi sarışın çocuk sonra tekrar öptü gözlüklüyü.

Bir hamle yapıyor öpüp geri kaçıyordu. Gözlüklü ayağa kalktı.

“Ya!”

Sarışın çocuk onu tuttu. Tekrar öptü, ama bu defa korkmadan ve kaçmadan.

Gözlüklü de gözlerini kapatmıştı. İkisi de ilk defa öpüşüyorlardı.

Gözlüklü olan bira tadı alıyordu. Arkadaşı için annesinden gizli dolaptan çaldığı biranın tadını. Kendi ağzında ise içtiği çilekli sütün tadı olmalıydı.

Yatağa oturmuşlardı. Devamlı öpüşüyorlardı. Gözlerini kapatıp kızları hayal etmeye çalışıyorlardı. Ama ikisi de bu hayalden, öpüşmekten aldıkları zevki almıyordu.

Gözlüklü gözünü açtı.

Sonra sarışın çocuğu geri itti.

“Naapıyorsun?”

Sarışın hiç bir şey anlamamıştı önce, ama sonra kapıya baktı.

Odaya giren kadının yüzündeki ifadeyi asla unutamayacaktı.

“Ne oluyor burda!”

“Bişey yok anne”

Gözlüklü çocuk yine yalan söyleyememişti. Ve hiç bir yalan durumu açıklamaya yetmeyecekti o an.

Kadın Selim’e döndü

“Ne oldu dedim?…Kötü bişey oldu mu?”

Selim tek kelime etse kadın O’nu öldürebilirdi sanki. Öfkeden gözleri açılmıştı. Hızlı hızlı nefes alıyordu.

“Oldu mu diyorum?”

Selim az önce sırtından çıkardığı çantasını takıp kaçtı oradan. Bir ayakkabısını tam giyememişti bile. Apartmanın sokak kapısında, hala Sunay Hanım’ın arkasından bağırdığını duyuyordu.

“Bir daha bu eve gelemeyeceksin. Anneni de arıyorum şimdi”

Sarışın çocuk karlarda ağlayarak ve dengesini kaybederek koşuyordu. O eve bir daha hiç giremedi. Ve Sunay Hanım’ı da o günden sonra hiç görmemişti.

O güne kadar.

Sunay Hanım hala karşısında yaş dolu ama suçlayan gözlerle durmuş, Selim’e bakıyordu. Aradan 16 yıl geçmişti ama o bakışlar aynıydı.

“Öldü mü?” diye tekrar etti Sunay Hanım

Selim kadına sarıldı. Ağlıyordu.

16 yıl önceki utanç verici olay için ağlıyordu. Sunay Hanım annesini hiç aramamıştı üstelik. 18 yıllık arkadaşı için ağlıyordu. Sunay Hanım’a yaşattığı o anlar için ağlıyordu. Ve o gün olanlara rağmen bırakmadığı arkadaşını bu kez gerçekten kaybedişine ağlıyordu.

Sonra Sunay Hanım’ın kollarını hissetti sırtında.

“Bora’mız öldü mü Selim?” dedi kadın. Sesi titriyordu.

Birbirlerini bırakmadılar bir kaç dakika.

Onur dışarıdaki bankta oturuyordu hala. Bora’ya çok isteyip de söyleyemediği şeyleri düşünüyordu…Cebinden bir sigara paketi ve çakmak çıkardı. Sigaraları tek tek parçaladı. Sonra çakmağına baktı.

Üzerindeki yazıyı okudu

“Koca bebek!”

Bora kazımıştı yazıyı.

Onur yine ağlıyordu. Sıkıca tutmuştu çakmağı, elinden kayıp düşmesinden korkar gibi…

 

Bir Oyun Daha?

İki sene önce “oyun” konulu bir yarışma için yazdığım kısa film senaryosu. Yarışmada şansı olmasa da ilk denemem olduğu için silmeye kıyamadım.


BİR OYUN DAHA?

1-PENCERESİZ ODA                                                       İÇ / ZAMAN BELLİ DEĞİL

Karanlık bir mekan. Fonda gerilimli bir müzik. Kadın spot ışık altında, endişeli beklemektedir. Erkeğin ayak sesi duyulur. Karanlığın içinden çıkar. Kadının yakınında, çaprazında durur. Yüzünde sinsi bir gülüş vardır.

Kadın – Bitti mi?

Erkek – Evet

Kadın(Bir süre sustuktan sonra ağlamaklı) Sonuna geldik demek.

Erkek onaylar şekilde kafasını sallar.

Kadın – Bir şey söyle… Neden böyle oluyor?

Erkek – Böyle olmak zorunda. Kural böyle

Kadın(İsyan ederek) Bir şans daha ver bana…Ne olur!

Erkek – Belki…ama önce…

Erkek cebinden bir bıçak çıkarır. Bu sırada mekanın zemininin siyah beyaz büyük karolarla döşenmiş olduğunu görürüz.

Kadın(Bıçağa bakarak, endişeli) Neden? Ben sana ne yaptım?

Erkek(Öfkeli, bağırarak) Çevremde kimse kalmadı. Sen ve arkadaşların yaptınız bunu. Sadece sana ait olmam için!

Kadın(Ağlayarak) Bir şans daha…

Kadın bir kaç karo yana ilerler. Ardından adam yaklaşıp, kadını yakalar.

Erkek – Yanlış hamle!

Kadın ağlayarak, çırpınarak kurtulmaya çalışırken adam bıçağı kadına saplar. Kadının hareketleri yavaşlar. Adama tutunmaya çalışarak yere yığılır.

Erkek(Kadının yerdeki cansız bedenine bakarak) Şah Mat!

Kamera kadına döner. Kadının yerde yatan vücudunun yerinde artık büyük beyaz bir satranç taşı “ŞAH” vardır. Devrilmiş olarak yerde durmaktadır.

Kamera daha sonra adama döner. Adamın yerinde de siyah bir “VEZİR” olduğunu görürüz.

Kararır

2-ÇAY BAHÇESİ / CAFE                                                            DIŞ / ÖĞLEDEN SONRA

Görüntü vezir ve şahın bir önceki sahnedeki duruşlarını gösterir şekilde açılır. Bir satranç tahtası görürüz. Daha sonra satranç tahtasının iki yanında karşılıklı oturan iki kişinin az önceki kadınla adam olduğunu görürüz. Yüzlerinden kadının yenildiğini anlarız.

Kadın (Biraz şımarık bir tavırla) Yaa Hayır!

Erkek(Sevecen) Bu sefer daha iyi oynadın ama son hamle yanlıştı.

Kadın(Taşları yerine dizerken) Sonunda heyecanlandım ne yapayım!

Erkek (Tebessümle) Seni seviyorum

Kadın taşları dizmeyi bitirmiştir.

Kadın – Ben de seni…Bir oyun daha?

Kamera uzaklaşırken yeniden oynamaya başlamışlardır.

Kararır

O Gitti Ben Kaldım

Apartmanın önündeki merdivenlerde otururken ikimiz de biliyorduk. O da ben de başkalarıyla birlikteydik ve bir kaç dakika sonra oradan kalkıp sevgililerimize gidecektik.

Son yarım saattir epey gülmüştük. O merakla dinlemişti hikayemi. Konuşurken etrafa bakmak, uzaklara dalmak huyumdu. O’nun hikayesini dinlerken, gözlerine bakmam bazı kelimeleri duymamı engellemişti.

Ama bir kaç dakikadır tek kelime etmedik. Yoldan birileri geçtiğinde -çok önemliymiş gibi- kafamızla onları takip ettik. Konuşmama sebebimiz buymuş gibi.

Taksinin gelmesi normalden uzun sürmüştü ama ikimiz de bir şeyler sormaya çekindiğimizden susuyorduk.

“Nasıl olsa uzun süre daha görüşemeyiz” dedim.

“Büyük ihtimal” dedi.

Saati olmadığını bile bile sordum “Saat kaç oldu?”

Telefonunu çıkarmak için elini cebine attı. O an kolunu tutup elini cebinden çıkardım.

Kafasını kaldırıp merakla baktı. Kazağının kolunu sıyırdım ve kolumdaki saati O’nun koluna taktım. Bir şey söyleyecek itiraz edecek oldu; saati taktıktan sonra elini tuttum. Bir şey demedi o zaman.

Güldü.

“Ellerin üşümüş” dedi.

“Üşümem ben” dedim.

“Peki” dedi. Kazağını çıkardı. Omzuma koyup, kazağın kollarını bağladı. “Üşüdüğün zamanlar için” dedi.

Taksi kapının önünde durduğunda ayağa kalktık.

Binerken elini kaldırıp “Görüşürüz” dedi.

Kolunda benim saatim, benim boynumda onun kolları vardı.

Ben gece O’nun kokusuyla uyudum; o otobüste yastık yaptığı kolundaki saatin sesiyle.

 

Kadın Sustu, Ağladı

Hemen camın diğer yanında oldu.

Önce kadın geldi kafeye. Elindeki torbaların çokluğundan belliydi huzursuz olduğu. Kimse, hiç sebep yokken o kadar alışveriş yapmazdı; hem yılbaşı veya sevgililer günü de değildi. 22 Ocak Cumartesi. Doğumgünü olanlar haricinde bir özelliği olmayan sıradan bir gündü.

Kafenin sahibini tanıyor gibiydi hali, tavrı. Bir saat sonra bu tahminim doğru çıkacaktı.

Adam yarım saat sonra geldi. Kadının çayı çoktan bitmişti, kasanın yanındaki masadan aldığı -muhtemelen aylar öncesine ait- dergilerden birini okuyordu. Adam içeri girmeden önce telefonda uzun uzun konuştu. Halbuki kadın ayağa kalkmış, adamın içeri girip kendisine sarılmasını bekliyordu. Bir kaç dakika sonra adamın telefon konuşmasının uzayacağını anlayıp sandalyesine tekrar oturdu, dergiye gömdü kafasını.

Kadın adamın söylediklerini içeriden duyabiliyor muydu bilmiyorum ama adam sırıtarak, arada gülerek ve hatta bazı anlarda hiç bitmemesini ister bir tavırla devam etti konuşmaya. Kadın arada dergiden kafasını kaldırdı, adamı bekledi.

“Merak etme” dedi Adam telefondakine, “Halledicem” dedi, “Kapıdayım” dedi.

Telefonu kapatıp içeri girince az önceki adam gitti yerine suratsız nalet bir adam geldi. Kadını, -belki de kadının beklediğinden çok daha- samimiyetsiz bir sarılmayla selamladı. Sonra geçip masanın diğer tarafına oturdu.

Bir kaç dakika kadın bir şeyler anlattı, poşetleri göstererek -belki de- indirimden, aldığı kıyafetlerden -ve belki iç çamaşırlardan- bahsetti. Adam sıkılmış gibi garsona baktı bir kaç kez. Bir şey isteyecek gibi elini kaldırdı. Kafasını çevirip kadını dinlemedi – dinler gibi görünmedi- bile.

Garson geldiğinde tokalaştılar. Garson masalarına oturdu. Tanıyorlardı garsonu -ya da belki kafenin sahibini- muhakkak.

Garson gidince adam bir şeyler söyledi. Kadının yüzü düştü. Yüksek sesle söylemiş olacak ki ilk defa konuştuklarını duyar gibi oldum. Sokağın gürültüsü, içeride çalan müzik bir de aramızdaki cam. Tek duyabildiğim “niye?”

Adam suskun durdu. Tam çıldırtan cinstendi. Kavganın çıkmasına sebep olan sözü söyleyip, kavga boyunca susan türdendi belli ki.

Kadın ellerini iki yana açıp konuşmaya devam etti. Sesini yükselttiğinde, adam kaşlarını kaldırıp kafedeki insanları gösteriyordu kadına. Susmasını kendisi istemiyormuş gibi etraftakileri sebep gösteriyordu. Kadın sustu, ağladı.

Adam masadan kalkıp garsonun yanına gitti. Bir şeyler söyledi, cebinden çıkardığı parayı kasaya bıraktı, çıkarken kadına bakıp elini kaldırdı; “Görüşürüz” der gibi. Belli ki -belki de- bir daha görüşmeyeceklerdi aslında.

Adamın hemen arkasından içeri girdim. Bir süredir dışarıda şikayet etmeden oturuyordum ama üşüdüğümü içeri girince anladım.

Kadın ağladığı belli olmasın diye kafasını çevirmişti. Ama burnunu çekişinden, nefes alışından belliydi ağladığı. Aslında bir an tereddüt ettim. Yanına gittiğimde bunu nasıl karşılar bilemedim. Tekmeyi yiyebilirdim. ama tam tersi oldu.

Yanındaki sandalyeye oturduğumda dakikalardır ağlayan kadının yüzü güldü. Bir süre unuttu adamı.

Garson yanına geldi, adam hesabı ödemişti. Kadın yine de cebinden para çıkarıp masaya bıraktı. Sonra bana yeniden geleceğini söyledi, kalktı, kafamdan öptü ve çıktı. Arkasından baktım uzaklaşırken; sonra kalktığı sandalyeye yatıp uyudum biraz.

Olduğu Gibi – Bölüm 3

“Sıkıştı siktiğimin fermuarı…”

“Tamam merak etme daha bir kaç dakika var”

“Çek şunu, ya kapat ya tamamen aç”

“Uğraşıyorum abla!”

“Ne ablası be!”

“Erdinç, bana erkeklik taslama…hele de bu halde…”

Odanın dışından gürültülü bir müzik duyuluyordu. Ayla ve Erdinç soyunma kabininin önünde telaşla çırpınıyorlardı. En sonunda dayanamayıp siyah uzun peruğunu çıkaran Ayla , Erdinç’in elbisesinin fermuarını biraz zorladıktan sonra kapatmayı başardı.

“Etimi sıkıştıracaksın diye bekledim” dedi Erdinç

Ayla abartılı kahkahasını atıp:

“Fermuar başka yerde olsa neyse!” dedi.

Sonra Erdinç’in kırmızı elbisesinin fermuarını tekrar kontrol etti.

“Tamamdır şekerim”

Ayla 30 lu yaşların sonundaydı. Gerçek adını kimse bilmiyordu. Herkes O’nu Ayla diye çağırıyordu. Kılık değiştirmeden önce de sonra da…Ayla hangi erkek isminin kısaltılmışı ya da değiştirilmişi olabilirdi. Erdinç ara sıra düşünürdü bunu. “Ayhan” olabilirdi mesela.

Ayhan, Ahmet ya da her ne ise, Ayla, Erdinç’in 5 aya yakın süredir aynı barda çalıştığı meslekdaşı, arkadaşıydı.

Ara sıra taklidini yapacakları şarkıcıları paylaşamasalar da, Ayla’nın soyunma odasını, beğendiği genç oğlanlara başka şovlar yapmak için kullanmasına kızasa da, iyi arkadaştılar. Ancak arkadaşlıklarının, Ayla tarafından belirlenmiş bir kuralı vardı; dışarıda görüşmüyorlardı. Ama o odada herşey farklı oluyordu.

Odanın kapısı birden açıldığında, Ayla hep yaptığı gibi:

“Çıplağım namahrem var” diye bağırdı sonra yine bir kahkaha patlattı.

Barmen Fırat’tı gelen. Ayla’nın sahne öncesi içkisini getirmişti. Votka portakal.

Ayla daha önce bir kaç gece içkinin ayarını kaçırmıştı. Bir gece eteğine takılmış, bir başka gece ise şarkının sözlerini tamamen unutmuştu.

Bunu önlemek için Erdinç, Ayla’dan gizli

“Votka sadece tadımlık olacak” diye tembihliyordu Fırat’ı.

Ayla ise her defasında:

“Ekstra votkalı… değil mi şekerim?” diye sorsa da Fırat’tan yalancı bir onay alıyordu. Şimdiye dek Erdinç’in foyası ortaya çıkmamıştı.

“Ay ayakta adam s.kiyorsunuz” diye çıkıştı Ayla,

“Bunun votkası nerde?”

Fırat Erdinç’e baktı bir an; sonra “Hemen votka ekleyip geliyorum” dedi. Bunu gerçekten yapmayacaktı elbette.

Fırat barda Ayla’nın içkisine iki damla daha votka eklerken, insanlar deli gibi dans ediyor, dans etmeyenler o gece için tüketilecek taze bedenler arıyordu. Bu avcılardan biri de, Fırat’ın; tam tabiriyle “BELALISI” Gökhan’dı.

Gökhan barın işletmecisiydi. Prensibi gereği müşterilere asılmıyordu. Bu olaya çok daha pratik bir yol bulmuştu. Barmenler.

İki üç ayda bir barmenler, sudan sebeplerle, çoğu da Gökhan sıkıldığı için işten atılır, yerlerine yenileri gelirdi. Bunların bir kısmı ise Fırat gibi, müşterilerin dolgun bahşişli isteklerine veya Gökhan’ın oyunlarına gelmeden, diğerlerinden daha uzun süre orada kalmayı başarırdı.

Gökhan fırat’ı görünce bara yaslandı,

“Ayla hazır mı?” diye sordu. Sadece konuşmak için.

Fırat içkiyi hazırlayıp odaya götürmek üzereyken:

“Hazır Gökhan Bey, ama bugün önce Erdinç çıkacak” dedi, ve uzaklaştı.

Gökhan Fırat’ın arkasından bakakaldı. Sinirlenip tekrar bara döndü. Diğer barmene baktı. Sonra kendi kendine mırıldandı:

“Bununki de kalkmıyor ki”

Bir kaç dakika sonra Erdinç hazırdı.

“Çıkıyorum”

dedi Ayla’ya. Ayla da, elindeki neredeyse boşalmış olan bardağı, havaya kaldırarak selamladı O’nu.

O anda Erdinç’in telefonu çalmaya başladı.

“Ötüyorsun şekerim” diyerek telefonu Erdinç’e uzattı Ayla.

“Şimdi bakamam”

Dışarıdaki müzik bir anda durdu. Erdinç sahneye çıkmadan önce elektrikler kesilmiş gibi müzik de ışıklar da kapatılırdı. Sonra müzik başladı.

Erdinç odadan çıkınca Ayla telefonun ekranına baktı. “Selim” yazıyordu.