Category Archives: Kısa Kısa

Uyarı!

Sakın saymayın! Ne olursa olsun sayılardan uzak durun! Bir şeyler söylemeye başladığımız an 1,2,3…”Anne” “Baba”dan hemen sonra 1,2,3… Kafamıza kazınmış 1,2,3. Zorla kazıdılar, başımıza dikilip tekrar ede ede.

Sizi uyarmadığımı söyleyemezsiniz. Saymayın, sayı vermeyin, rakamlardan uzak durun dedim, görevimi yaptım. Neden diye sorarsanız ona da cevabım var; ama sonradan “nerden aklıma soktu!” diye düşünecekseniz hemen şimdi kapatın bu yazıyı ve lütfen sözüme güvenip sayılardan, sayılarla ilgili herşeyden -saatlerden bile- uzak durmaya çalışın. Mutlu olmanın başka yolu yok. Dertten başka bir şey getirmez sayılar!

Bunları çocukken bilemezdim ki! Çocuktum daha. Yaşım daha…

Çok kurnazsınız. Az kaldı yaşımı söyletecektiniz bana, ve bunu yaparken o ismi lazım değilleri kullanacaktım. Peki peki. Bu gecelik söylüyorum ama şunu da bilin: yarın sabahtan tezi yok sayılarla işim bitmiştir!

Çocuktum. Belki 5-6 yaşlarındaydım. Anneannemin evine yakın bir ayakkabıcı vardı: Papi. En büyük zevkimdi oraya gittiğimizde ayakkabı numaramı söylemek. 29-30. Hiç değişmeyecekmiş gibi. Şimdi 30 olmama az kalmışken 41-42. Yaşım da değişti ayakkabı numaram da. Onunla birlikte bir sürü şey daha.

Şaka yapıyorum zannettiniz. Bir bit yeniği aradınız. Ama şaka yapmıyorum. Hatta hiç bu kadar ciddi bir konuda yazmamıştım. Belki daha ciddi kelimeler seçmeliydim. Ben değilmişim gibi konuşmalıydım. Ne zaman kendinden çıkıyorsa o zaman daha ciddi görünüyor insan. Ya da sadece ben ciddi olmak istediğimde benlikten çıkıyorum.

O zaman annemin babamın yaşını soruyorlardı. Benim yaşım yetmiyordu herhalde, dahasını öğrenmek istiyorlardı. Bir de “nerelisin” diye sorup, doğduğun yeri söylediğinde “yok yook aslen nerelisin” diye üsteleyenler, cevabını kabul etmeyip annenin babanın doğduğu yeri soranlar var. Ben buralıyım ama. İsimleri dışında ne annemin ne babamın doğduğu şehri biliyorum. Kütüğümün bağlı olduğu yeri bilmek ne verecekse onlara.

Konu dağıldı biliyorum.

Annemin babamın yaşını soranlara 35 derdim. Çok iyi hatırlıyorum. Ve o zaman hesap yapardım. Anneannem de o aralar herhalde 50lerinin sonundaydı. Daha en az 20 yılımız var derdim. Ölümden hep korktum ben; hala da korkuyorum ama kendi ölümümden değil sevdikleriminkinden.

Evet hesabım tuttu. En az 20 yıl daha anneannem bizimleydi. Sonradan dedemin anneannemden büyük olduğunu öğrendim. “Dedem” diyordum “daha hala sağlıklı ve bizimle. Anneannem de bir o kadar dinç. Daha yıllarımız var” diyordum. Öyle olmadı. Anneannemi dedemden önce kaybettik.

Geçen sene anneannemi kaç yıl önce kaybettiğimizi düşününce daha beter oldum. Büyüklerin bi sözü vardı. “Okuldan sonra hayat öyle bir hızlı akıyor ki!” diyorlardı. Şimdi ben o büyüklerin yaşına geldim. Ben de diyorum. Günleri yılları saymaya kalkmayın, zaman çok çabuk akıyor.

Dün gece annemin yaşını düşündüm. Daha kaç sene bizimle olacağını. Babamı, teyzemi, halamı. Bu hesaplardan küçükken korkmalıymışım. Şimdiye kabullenmiş olurdum belki. Ama benim aklım bu konuları daha yeni kesiyor. Kestikçe acıtıyor.

O yüzden saymayın. Birilerinin doğumgününü kutlayacaksanız sadece dünyaya geldikleri için sevinin, tanıdığınız için mutlu olun, heyecanlanın. Kaç yaşına girdiğine bakmayın. Çünkü baktıkça, o sayılar kafanızda dönmeye başlayacak ve eninde sonunda bir gün mutlaka hesap yapacaksınız.

Not: Hala ara sıra o kadar karamsarlaşıyorum bu ki bu konuları düşündüğümde. Eğer bu şekilde değil de tam aklımdan geçtiği gibi, hissettiğim gibi yazsaydım işin içinden hiç çıkamazdım. O yüzden hafiflettim. Bilmem kaç sene önce Türkçe kitaplarımızın içindeki hikayeler gibi sonuna “SADELEŞTİRİLMİŞTİR” eklesem yeridir.

Reklamlar

Kadın Sustu, Ağladı

Hemen camın diğer yanında oldu.

Önce kadın geldi kafeye. Elindeki torbaların çokluğundan belliydi huzursuz olduğu. Kimse, hiç sebep yokken o kadar alışveriş yapmazdı; hem yılbaşı veya sevgililer günü de değildi. 22 Ocak Cumartesi. Doğumgünü olanlar haricinde bir özelliği olmayan sıradan bir gündü.

Kafenin sahibini tanıyor gibiydi hali, tavrı. Bir saat sonra bu tahminim doğru çıkacaktı.

Adam yarım saat sonra geldi. Kadının çayı çoktan bitmişti, kasanın yanındaki masadan aldığı -muhtemelen aylar öncesine ait- dergilerden birini okuyordu. Adam içeri girmeden önce telefonda uzun uzun konuştu. Halbuki kadın ayağa kalkmış, adamın içeri girip kendisine sarılmasını bekliyordu. Bir kaç dakika sonra adamın telefon konuşmasının uzayacağını anlayıp sandalyesine tekrar oturdu, dergiye gömdü kafasını.

Kadın adamın söylediklerini içeriden duyabiliyor muydu bilmiyorum ama adam sırıtarak, arada gülerek ve hatta bazı anlarda hiç bitmemesini ister bir tavırla devam etti konuşmaya. Kadın arada dergiden kafasını kaldırdı, adamı bekledi.

“Merak etme” dedi Adam telefondakine, “Halledicem” dedi, “Kapıdayım” dedi.

Telefonu kapatıp içeri girince az önceki adam gitti yerine suratsız nalet bir adam geldi. Kadını, -belki de kadının beklediğinden çok daha- samimiyetsiz bir sarılmayla selamladı. Sonra geçip masanın diğer tarafına oturdu.

Bir kaç dakika kadın bir şeyler anlattı, poşetleri göstererek -belki de- indirimden, aldığı kıyafetlerden -ve belki iç çamaşırlardan- bahsetti. Adam sıkılmış gibi garsona baktı bir kaç kez. Bir şey isteyecek gibi elini kaldırdı. Kafasını çevirip kadını dinlemedi – dinler gibi görünmedi- bile.

Garson geldiğinde tokalaştılar. Garson masalarına oturdu. Tanıyorlardı garsonu -ya da belki kafenin sahibini- muhakkak.

Garson gidince adam bir şeyler söyledi. Kadının yüzü düştü. Yüksek sesle söylemiş olacak ki ilk defa konuştuklarını duyar gibi oldum. Sokağın gürültüsü, içeride çalan müzik bir de aramızdaki cam. Tek duyabildiğim “niye?”

Adam suskun durdu. Tam çıldırtan cinstendi. Kavganın çıkmasına sebep olan sözü söyleyip, kavga boyunca susan türdendi belli ki.

Kadın ellerini iki yana açıp konuşmaya devam etti. Sesini yükselttiğinde, adam kaşlarını kaldırıp kafedeki insanları gösteriyordu kadına. Susmasını kendisi istemiyormuş gibi etraftakileri sebep gösteriyordu. Kadın sustu, ağladı.

Adam masadan kalkıp garsonun yanına gitti. Bir şeyler söyledi, cebinden çıkardığı parayı kasaya bıraktı, çıkarken kadına bakıp elini kaldırdı; “Görüşürüz” der gibi. Belli ki -belki de- bir daha görüşmeyeceklerdi aslında.

Adamın hemen arkasından içeri girdim. Bir süredir dışarıda şikayet etmeden oturuyordum ama üşüdüğümü içeri girince anladım.

Kadın ağladığı belli olmasın diye kafasını çevirmişti. Ama burnunu çekişinden, nefes alışından belliydi ağladığı. Aslında bir an tereddüt ettim. Yanına gittiğimde bunu nasıl karşılar bilemedim. Tekmeyi yiyebilirdim. ama tam tersi oldu.

Yanındaki sandalyeye oturduğumda dakikalardır ağlayan kadının yüzü güldü. Bir süre unuttu adamı.

Garson yanına geldi, adam hesabı ödemişti. Kadın yine de cebinden para çıkarıp masaya bıraktı. Sonra bana yeniden geleceğini söyledi, kalktı, kafamdan öptü ve çıktı. Arkasından baktım uzaklaşırken; sonra kalktığı sandalyeye yatıp uyudum biraz.

Gecenin Körü!

Gecenin körünü görmeden yatasım var bu akşam…

Az önce “Bu izmaritlerden hangisi daha uzun? Hangisini yakarken burnumun ucunu tutuşturmam?” diye izmaritler arası uzunluk yarışması yapıyordum…

Efkar bastığı anda bir tane yakamamak, bazen yağmur, soğuk demeden nöbetçi tekelin yolunu tutmama sebep oluyor. Ne zaman başladım ben bu merete farkında değilim… Bırakmak elbette istiyorum; ama o beni bırakmıyor işte.

Sanki bırakamayayım diye sıraya giriyor bir anda aksilikler…Ya iş yerinde sorun çıkıyor, ya olmadık yerden olmadık bir fatura beliriyor posta kutusunda.Offf yak bi tane!

Dediğim gibi yazıya başlamadan az evvel boş paketlerin içini bir kere daha kontrol etmiştim.Bazen salladığımda içi dolu numarası yapıyo şerefsizler. sonra bi açıyorum SÜRPRİİİZ…ama kötüsünden!!!

O an aklıma, geçen gün Almanya’dan gelen arkadaşımın getirdiği paket gelmesin mi! Yahooo! (Sevinmem bile çok avrupayi bakar mısınız) ((Bu arada Avrupai nasıl yazılıyor bilmiyormuşum onu fark ettim)) (((farketmek de birleşik mi değil mi onu da bilmiyormuşum)))

Neyse efendim nasıl sevindim anlatamam. Üstündeki kalp ve akciğer ile ilgili yazıyı almanca bilmiyormuşum gibi (ki çok bilmiyorum evet) es geçip yaktım bi tane…

Doğumgünüm yaklaşıyor…Korkuyorum…3 lülere geçiyoruz…3 hep çok tekil çok ağır aksak!

Hastaaa

Herkese selam

Feci hasta oldum…Evde yatıp kalkıp film izlerken sızıp ilaç içip duruyorum…Bayram tatili olmuş neyime!

O arada bekleyen filmlerden izledim bi bakıma iyi oldu…Hem evde yatmak bedava

Az daha uğraşırsam hasta olmanın güzellikleri ile ilgili bir makale yazmaya başlayacağım…Sustum

Julie & Julia

Julie & Julia

Meryl Streep yine oyunculuğunu konuşturmuş. Mamma Mia, konsepti güzel olmasına rağmen Meryl Streep’i yakıştıramadığım bir filmdi. O karakter başkası tarafından oynanmalıydı diye düşünmüştüm seyrettiğimde

Ama Julie ve Julia! Bu senaryo Meryl Streep için yazılmış olmalı. Film boyunca gerçekten bambaşka bir kadın izliyorsunuz. Gerçek bir kadın… Sanki Nora Ephron Meryl’in çok iyi kıvırdığı bir karakteri görüp onun için kaleme almış Julie ve Julia’yı…

Not : Meryl çok yaşa!

Etiketler , , , , , ,

Harabiye

Sis değildi bu. “Pis”ti

Pisin her yanı sardığını görüyordum sokak lambalarında. Sadece kendi ayak sesim, geride kalan sokaklardan birinde kimbilir neye kızmış bir köpeğin havlamaları ve üzerinde ölüm tehlikesi yazan kutunun kapakları ardından gelen vızıltı. Başka ses yoktu Bahariye’de ve saat daha gece onikiydi

Ben Bahariye’de çocukluğumu bilirim. Çok ayrıntılı hatırlıyorum. İstiklal Caddesi gibi trafiğe kapanışını, eski dükkanların yerini alan mağaza zincirlerinin bir bir açılışını. Colorado’yu bilirim. Zamanın en lüks atari salonu. İçerisi aydınlık, oyunlar yepyeni ve parlak renkli… Opera Pasajı’nın çakma markalarla dolmadan önceki ergen entel yuvası halini…

Şimdiki Bahariye, orjinalinden daha sefil ve çok daha tenha bir İstiklal. Annemle tatlı almak için çıktığımız gece yürüyüşlerini de hatırlıyorum. “Dergi” diye tutturduğum günlerdeki akşam alışverişlerimizi de…

Yürürken, kapıları açık, soförünün koltuklarını temizlemeye çalıştığı bir taksinin yanından geçtim. “Eller kadir kıymet bilmiyor anne, kimse senin gibi sevmiyor anne” Bangır bangır bir müzik. Bir filmde görsem arabeskin dozunu iyice kaçırmışlar derim. Kasvetli bir hava yaratmak için Bahariye’yi nasıl göstermişler diye düşünürüm. Klasik arabesk bir şarkı, klişe bir görüntü diye burun kıvırırım belki; ama gözümün önünde o filmin, o boğucu Türk filminin üç boyutlu sahnesi. Üstelik elimi uzatsam dokunabilirim bile…

 

Evsizler, apartmanların girişlerinde merdivenlere serdikleri kartonların üzerine yatmış battaniyelerini kafalarındaki berelere kadar çekmiş. Mağazaların kepenklerinde duvar resimleri. Burası, hatırladığım Bahariye’ye hiç benzemiyor. Bu saatteki ilk ziyaretim de değil üstelik, ama pazartesiden midir, Kasım diye mi bilmiyorum. Bugun Bahariye’nin baharla uzaktan yakından alakası yok. Bugün çocukluğumun geçtiği o yer “Harabiye”

Not: Üzüldüm ben…