Category Archives: Olduğu Gibi

Olduğu Gibi – Bölüm 6

Geceden beri aralıksız yağmur yağıyordu. Selim traş oldu. Akşamdan hazırladığı takım elbisesini giydi. Arkadaşına veda ederken elinden geldiği kadar iyi görünmek istedi.

Cami’de toplanan insanların çoğunu tanımıyordu. Onur ve Erdinç’le birlikte bir köşede şemsiyenin altına sığınmışlardı. Erdinç tabutun etrafında duranlara baktı. Bu insanların çoğunu fotoğraflardan tanıyordu; hiçbiriyle yüzyüze gelmemişti. Biri hariç.

Onur’a:

“Şu sakallı adam var ya, amcası. Bizi yolda görmüştü. Bora’yı öpüyordum ve O’na yakalanmıştık…”

Onur, Erdinç’in ağlamaya başladığını görünce sarılmak istedi.

“…İyiyim. Bu adam Bora’ya yapmadığını bırakmamıştı sonradan. “İbne” demiş benim için. Ne işin var o ibneyle demiş”

Erdinç beraber geçirdikleri onca zamanı düşündü. Tabutun başında sırayla nöbet tutan insanlardan biri de Bora’nın amcasıydı. Bora’yı uzun süre zor durumda bırakan, kendisi için ibne diyen, sözde Bora’yı çok seven amcası. Bora’ya dokunmayı özlemişti; sarılmayı, öpmeyi. Ayrıldıklarından beri arkadaş gibi davranmak zorunda kalmıştı. O’nu ne öpebilmiş ne de O’nunla sevişebilmişti. İkisi de kimseyle beraber olmuyordu halbuki.

Erdinç son görevini yapabilmek için tabuta doğru ilerledi.

 

Koşuyorlardı. Yerdeki su birikintilerine basmadan koşmaya çalışıyorlardı. İnsanlar pasajlara, tentelerin altına sığınmışken onlar yağmurda koşuyordu.

“Kaçtaydı film?” diye bağırdı arkadaki.

Öndeki dönüp:

“Bilmem biletler sende ya!”

“Yooo”

“Tabi tabii”

Arkadaki yüzünü iyice buruşturmuştu. Yağmur damlaları huylandırıyordu onu.

“Çok komik görünüyorsun” dedi Bora.

“Sen de çok yakışıklı görünüyorsun” diyerek sarıldı Erdinç ve sonra öptü Bora’yı.

Tam o anda nereden çıktığı belli olmayan o adam dikildi karşılarında.

“Nereye gidiyorsun Bora?”

Bunca insan yağmurdan saklanırken, Bora’nın amcasının yürüyeceği tutmuştu. Onlarla aynı yerde, İstiklal Caddesinin aynı tarafında.

 

Erdinç tabutun yanına geldiğinde Bora’nın amcasıyla göz göze geldiler. Adam tanımazdan geldi Erdinç’i, ve oradan hiç ayrılmayacağını belli etmek ister gibi yerinde hafifçe hareket edip durdu.

Erdinç:

“İzin verirseniz arkadaşıma ben de veda etmek istiyorum” dedi.

Adamın cevabı kesindi

“Gidin burdan”

Adam belli ki bu “ibne”lerin cenazeye gelmesinden epey rahatsız olmuştu. Bora’nın ölümü ya da o an hepsinin Bora’nın cenazesi için toplanmış olması önemsizdi sanki. Erdinç adamın yanına yaklaşıp aynı onun gibi ellerini kavuşturdu ve başını öne eğerek beklemeye başladı. O’nun varlığından rahatsız olduğu için biraz yana kaydı adam. Erdinç’e dokunmaktan kaçınıyordu. Erdinç bu yüzden biraz daha yaklaştı adama. Sonra biraz daha. Adam kazanamayacağını anlamıştı. Hızlıca uzaklaşıp Sunay Hanım’ın yanına gitti. Sunay Hanım ağlamıyordu artık, elindeki mendille ağzını kapatmış, dalgın bakışlarla oğlunu düşünüyordu.

Erdinç tabutun başında yalnız kalmak için elinden geleni yapmıştı ama şimdi içini çok büyük bir acı kaplamıştı. Orada sevgilisiyle, ama yapayalnızdı. Tahta kutuya baktı. Sevdiği adam o kutuda yatıyordu şu an. Uyuyordu. Yalnızca uyuyor olduğunu hayal etti Erdinç. Sonra fısıltıyla bir şeyler söyledi:

“Seni çok seviyorum…Hala…Bunun şaka olduğunu düşünüyorum her an, sanki şimdi gelecekmişsin gibi, Şaka Yaptım diyecekmişsin gibi…”

Selim, Erdinç’in titrediğini farketti.

“Ağlıyor yine”

Onur bu defa bir şey yapmadı.

“Ağlasın rahatlar, sabahtan beri kasıyor kendini”

Erdinç’in söyleyecek başka şeyleri de vardı ama Bora’nın amcası yapacağını yapmış, nöbet için birini yollamıştı. Son kez tabuta dokundu ve Selim’lerin yanına doğru yürüdü. Tüm o saniyeler boyunca ıslanmış olduğunu farketmemişti bile. Yağmur daha da şiddetlenmişti. Tekrar şemsiyenin altına girdiği anda minareden ezan sesi yükseldi.

Erdinç o an katılarak ağlamaya başladı. Diğer tarafta bankta oturan Sunay Hanım da ağlıyordu.

Saatler sonra sağır edici müzikle dans eden insanları yararak, kulise ulaşmaya çalışıyordu Erdinç. Ayla şovuna başlamıştı bile. Hoparlörlerden birinin üzerine çıkmış dans ediyordu. Erdinç’i görünce inip yanına gitti…

“GöT-HAN SENİ SORDU…NERDESİN YA?”

“İÇERİDE KONUŞURUZ” dedi Erdinç.

Ayla arkasından seslendi ama Erdinç çoktan kalabalıkta kaybolmuştu. Ayla hoparlörün yanındaki genç çocuğun yanına gitti. Çocuk, çıktığından beri O’nu seyrediyordu. Dans etmeye başladılar. Sonra çocuğun elinden tutup az evvelki yerine çıktı. Dansına devam etti.

Erdinç odaya girdiğinde, İsmet’le burun buruna geldi. O kadar bezgindi ki elindeki çantayı koltuğun yanına bırakıp, oturdu. Sonra:

“Ne istiyorsun İsmet?” diye sordu.

İşyerinde kendisinden daha kıdemliydi İsmet. Erdinç İsmet’e bağlı olarak çalışıyordu. Her işin onayı İsmet’ten alınıyordu. Ve İsmet şu anda bir gay bar’ın, peruklarla, kostümlerle dolu odasında karşısında dikilmiş O’na bakıyordu. Erdinç ilk defa “BEY” diye hitap etmemişti İsmet’e. İki seçeneği vardı, ya üste çıkacaktı, ya da işini kaybetmemek için İsmet’in yapacaklarına göz yumacaktı.

“Seninle konuşmak istiyorum ama burada olmaz”

Erdinç sahneye çıkacağını, hazırlanması gerektiğini bahane edecekti ki Gökhan içeri girdi.

“Oo…Madonna Bey sonunda teşrif etiler…Üstelik barın kapanmasına yakın gelmesi yetmiyormuş gibi misafir de getirmiş”

“Benim misafirim değil”

“Neyse ne!”

Gökhan makyaj masasına dayandı ve kollarını kavuşturdu.

“Burada çalışmaya başladığından beri, “emir büyük yerden gelmiş olmasaydı” deyip duruyorum. Ama artık yeter.”

Gökhan söylediklerinden büyük keyif alıyordu.

“Seni kovuyorum, hem kötü dans ettiğin, hem de o erkek suratını ne yaparsan yap kadına benzetemediğin için…”

O arada kapı açıldı ve Fırat girdi içeri. Gökhan’ın odada olduğunu görmemiş gibi Erdinç’e:

“İyi misin? Merak ettim” dedi.

Gökhan, Fırat’a baktı sonra tekrar Erdinç’e döndü.

“Bir de bu sebep var tabi” dedi.

Fırat, Erdinç’in etrafında olmaktan hoşlanıyordu. Şimdiye kadar hiç bir şey belli etmemişti. Ama bugünkü meraklı hali tüm parçaları bir araya getirmişti. Ayla’ya içki getirdiğinde, bardağı almaya geldiğinde, Erdinç O’ndan bir şeyler istediğinde o halleri, Erdinç’e bakışları. Hepsi anlam kazanmıştı. Ancak Gökhan bu işten hiç memnun değildi. Belki de Erdinç’i kovmak istemesinin tek sebebi Fırat’ın O’na olan ilgisiydi. Erdinç de Gökhan’ı yok sayarak:

“Bir şey yok, çıkışta anlatırım” dedi.

Bu Gökhan’ı daha da sinirlendirmişti.

“Çıkışı beklemene gerek yok şimdi çıkıyorsun” dedi Gökhan. Sonra Fırat’a döndü:

“Benimle gel kasayı sayacağım”

Erdinç sırt çantasını aldı. Bir kaç eşya koydu içine sonra İsmet’e dönüp:

“Çıkalım mı?” diye sordu.

Bardan çıktılar. Oturacak açık bir yer aradılar. Az sonra bir meyhaneye girdiler.

Ayla şovu bitince, gözlerini bir an ayırmadan kendisini seyreden çocuğun kulağına bir şeyler fısıldadı. Sonra odaya gitti. On dakika sonra bardan çıkmaya hazırdı. Çocuk da arkadaşlarıyla vedalaştı. İçlerinden biri elindekini çocuğa uzattı. O da kimse farketmeden arka cebine soktu. Sonra gömleğini cebinin üzerine indirip, bıçağın şişkinliğini gizledi. Ardından Ayla’nın yanına gitti.

Ayla’nın evine doğru yürürlerken, arkalarından üç kişi daha geliyordu. Çocuğun az önce vedalaştığı arkadaşları.

 

Etiketler , ,

Olduğu Gibi – Bölüm 5

Erdinç odaya döndüğünde Ayla ortalıkta yoktu. Biraz sonra Ayla’nın, soyunma kabininden gelen sesi ile irkildi. Odayı boş zannediyordu ama duyduğu seslere bakılırsa kabinde bir kişi daha vardı. Bu konuda daha önce tartışmışlardı ama Ayla uslanmayacaktı belli ki. Üstelik Erdinç artık ders verecek gücü bulamıyordu kendinde. Makyaj masasına oturdu. Aynaların ışığını açtı. Peruğunu çıkardı; ter içinde kalmıştı. Ayla’nın zevkten inleyişini ve arada bir de sinirli sesini duyuyordu.

“Dur yapma diyorum”

“Hadi lütfen!”

“Ay defol şurdan çık dışarı hadi”

Kabinde olanlar hiç umrunda değildi Erdinç’in. Az sonra Fırat girdi odaya. Erdinç’le gözgöze geldiler.

“Burada mı?” diye sordu Fırat.

Erdinç kafasıyla kabini işaret etti. Kabinin perdesi fazlasıyla hareketliydi. Fırat yüzünü ekşitti.

“Ayla Hanım sıranız geldi” diye seslendi; Erdinç’le gülüştüler.

“Ay hanım diyen dilini yerim senin, geliyorum şekerim fermuarım sıkıştı da”

“Ben yardım edebilirim isterseniz”

Ayla’nın o an panikten titreyen sesi duyuldu:

“Ay yok ayol ben hallediyorum… Hah oldu oldu”

Fırat içerde olan biteni biliyordu elbette, yine de bu oyuna devam etti. Sonra gülerek dışarı çıktı. Erdinç makyajını silerken, telefonundaki cevapsız aramalara baktı. Selim aramıştı defalarca. “Ne istiyorsun?” diye söylendi; telefonla kavga eder gibi. Aynaya bakarak makyajını silmeye devam etti.

O gece kulüp yine tıklım tıklımdı. İnsanlar ipini koparmış gibi doluşmuştu İstiklal caddesine, ve tüm eğlence yerleri hınca hınç dolmuştu.

Erdinç tuvaletten çıkmış, arkadaşlarının yanına doğru ilerliyordu. İnsanların arasından geçmeye çalıştı. Herhangi bir yakınlaşmaya izin vermemek için arkası dönük insanların yanından geçerken o da sırtını dönüyordu. Tırmalanmaya veya kıskanç sevgililer tarafından hırpalanmaya niyeti yoktu.

Tam bu şekilde ilerlerken yanından geçtiği adamlardan biri hızlıca sarıldı Erdinç’e. Sonra boynundan öptü. Erdinç’i yakalamıştı ve kendine doğru bastırıyordu. Kapana düşmüş fare gibi çırpınıyordu Erdinç.

“Tanışabilir miyiz?” dedi adam ama çoktan tanışmaktan öteye geçmişlerdi.

Oflayıp poflayarak adamın kollarından kurtuldu Erdinç.

“Çekil şurdan!”

Sonra biraz önceki özeni bir kenara bırakıp, insanları yararak ilerledi. Arkadaşlarının yanına geldi. Sevgilisine sarılıp dudaklarından öptü. Ardından da olanları anlattı.

Sevgilisinin arkadaşlarından Selim gülmeye başladı.

“Aferin oğlum, bu sefer iyi yere atmışsın kapağı” dedi Bora’ya. Bora’nın yüzü kızarmıştı. Erdinç olan biteni anlamaya çalışırken, az önceki adam yanlarına geldi.

Selim adamın yanağına bir öpücük kondurdu.

“Testi geçtiniz Erdinç Bey” dedi. “Tanıştırayım, bu Kayahan”

Erdinç Bora’ya sinirli bir bakış fırlattı. O sırada Bora utançtan ölmek üzereydi. Kulağına bir şeyler fısıldayarak Erdinç’i yatıştırmaya çalıştı.

“Selim sarhoş biraz kusuruna bakma. Benim bu oyundan haberim yoktu” dedi.

Erdinç çok kızmıştı ama Bora’nın doğru söylediği belliydi.

Zoraki gülerek elini uzattı.

“Kusura bakma, Selim’in arkadaşı olduğunu bilseydim…”

“Önemli değil canım…” diye atladı Kayahan, “…öptüm ya zaten”

Erdinç daha da sinirlenmişti ancak eğleniyor gibi görünmeye çabalıyordu. Adam kendisinden epey büyüktü. Bu tip adamların 20’lik gençlere, şaka yollu yanaşma çabalarını biliyordu. Hatta az önce kendisine zorla sarıldığında, adamın sertleştiğini hissetmişti. Erdinç sakinleşmek için dans etmeye başladı.

“Madem arkadaşınız, o zaman dans etmemiz sorun olmaz değil mi?” diye sordu Selim’e.

Kayahan sırıttı,

“Gençlerle başa çıkmak zor işte”

Bora’ya söylediği bu söz, Bora’nın Erdinç’ten sadece üç yaş büyük olması sebebiyle pek de etkili olmamıştı. Erdinç, Kayahanın elinden tuttu ve peşinden, dans eden insanların arasına doğru çekti. Bora ve Selim’den yeterince uzaklaşmışlardı. Dans etmeye başladılar. Az sonra çok daha güzel parçalar çalmaya başlamıştı.

“Bayılıyorum bu şarkıya” dedi Erdinç

“Ben ilk defa dinliyorum” dedi Kayahan

“Aaa çok güzeldir”

Kayahan gözlerini Erdinç’ten alamıyordu. Erdinç bunu farketmişti. Arkasından geçen barmen O’nu itince Kayahan’a biraz daha yaklaşmıştı. Dans ederken sordu:

“Selim’le sevgili misiniz?”

“Yok yahu Selim benden çok genç”

“E olsun ne olur ki?”

“O istiyor ama ben düşünmüyorum”

Kayahan başka birini düşünüyordu belli ki.

“Bence yaş o kadar mühim değil, mesela ben çoluk çocuktan hoşlanmıyorum”

“Ama Bora da senin yaşlarında”

“Evet ama ne bileyim bir şeyler eksik sanki”

Kayahan konuşmanın ilerleyişinden epey hoşlanmıştı. Bu sefer ilk soran o oldu.

“İdealin değil mi Bora?”

“Tip olarak değil, sadece iyi anlaşıyoruz” dedi Erdinç.

“Sen nasıl tiplerden hoşlanıyorsun?”

Erdinç dans etmeye devam etti, sonra şarkının nakaratında Kayahan’ın gözlerinin içine bakarak şarkıyı söylemeye başladı

“…100 percent… pure love!”

Kayahan’a gülümsedi. Kayahan’ın hoşuna gitmişti. Sonra Erdinç biraz yaklaştı. Arkasını dönüp, sırtını yasladı Kayahan’a. İlk yakınlaşmalarındaki gibi Kayahan’ın kollarını tutup kendi önünde birleştirdi. O’nunla birlikte hareket ettirmeye başladı vücudunu. Yüzünü göremiyordu ama büyük ihtimalle sırıtıyor olmalıydı Kayahan. Biraz sonra adam yine sertleşmişti. Şarkı bittiğinde yine aynı şekilde kolundan tutup Bora ve Selim’in yanına getirdi Kayahan’ı.

“Çıkalım mı?” diye sordu Bora’ya.

Bora gece kötü bir şey olmadan bitsin istiyordu. Çıkarken Erdinç, Selim’e döndü:

“Ben testi geçtim, ama senin beğendiğin ve söylediğine göre seninle ciddi bir ilişki düşünmeyen bu adam iki defa ereksiyon olarak sınıfta kaldı.”

Sonra Bora’yla birlikte bardan çıktılar.

Erdinç makyajını silerken o geceyi hatırlamaktan rahatsız olmuştu. Selim’i sırf Bora’nın arkadaşı olduğu için sevmek zorunda kalmıştı uzun süre. Sonradan bir kaç defa aradaki buzlar erir gibi olduysa da; asla arkadaş olmamışlardı. Bir buçuk sene önce Bora’yla ayrıldıklarında iyi kötü arkadaş kalmayı becermişlerdi; ama ikisi de hayatlarına kimseyi sokmuyordu. Görüştüklerinde tehlikeli yakınlaşmalar oluyordu, ama orada kalıyordu her şey. Belki de becerememişlerdi.

Ayla nın sesi duyuldu yeniden.

“Ay yeter bırak, çıkmam lazım”

Kabinden çıkmaya çalışıyordu. Perde kafasına takılmıştı.

“Hadi dışarı hadi”

Erdinç Ayla’nın kabinden dışarı çıkardığı adamı görünce ne yapacağını bilemedi. Adam iş arkadaşı İsmet’ti. İsmet pantolonunu toplamakla meşguldü. Erdinç bu arada nasıl saklanacağını düşündü.Peruğunu eline aldı ama çok geç olduğunu farketti. İsmet şaşkın gözlerle aynadan Erdinç’e bakıyordu. Artık makyajı da yoktu yüzünde. Erdinç sadece kadın kıyafetleri ile oturuyordu sandalyede. İsmet bir an durakladı sonra:

“Erdinç?”

Erdinç tam bir şey söyleyecekti ki Ayla durumu kurtarmaya çalışarak

“Ne Erdinç’i şekerim? Aa Erdinç dedi sana ayol!” diye araya girmeye çalıştı

“Nasılsınız İsmet Bey?”

“Oğlum bu ne hal?”

Erdinç içinden bir sürü şey geçirdi, bir sürü şey söyleyebilirdi.

Ardından Fırat girdi içeri tekrar. “Ayla hadi!”

Ayla, İsmet’i iterek dışarı çıkardı.

“Hadi yavrum, yapacağını yaptın, işini bitirdin Naşşşş!”

Kapıyı kapatınca korkudan Erdinç in yüzüne bakamadı. Tam çıkacakken “Kusura bakma” diyebildi. Erdinç uzun zamandır Ayla’nın gerçek ses tonunu duymamıştı. Oflayarak sandalyesine yaslandı. Az önce apar topar takmaya çalıştığı peruğunu masanın üzerine attı. Selim’e telefon etti. Artık daha kötü ne olabilirdi ki?

Etiketler

Olduğu Gibi – Bölüm 4

“Cevap vermiyor” dedi Selim. Telefonu kapattı. Hava soğumuştu.

Onur banklardan birine oturmuştu. Yerde sabit bir noktaya dikmişti gözlerini ve arada bir gözleri doluyordu. O kadar dalmıştı ki önünden hızla geçip hastanenin kapısında duran taksi, yerinden sıçramasına sebep olmuştu.

Taksiden Bora’nın annesiyle babası indiler. Adam parayı öderken kadın hastaneye girmişti bile. Selim’in aklına o an, onlara da tam olarak bilgi verilmemiş olabileceği geldi. Peşlerinden koştu.

 

Koridorda, Bora’nın babasının kolundan tuttu Selim.. Adam dönüp Selim’i gördüğünde, kim olduğuna aldırış etmeden:

“Bora nerde?” diye sordu.

Konuşmayı duyan Sunay Hanım da dönüp Selim’e dikti gözlerini. Merak içindeydiler. Selim haklı çıkmıştı.

Ne diyeceğini bilemedi. Sonra ağlamaya başladı.

“Bora’yı kaybettik” diyebildi.

Sunay duyduğu sözleri kabul etmek istemedi.

“Oğlum nerde?” diye bağırmaya başladı. Ferit de karısını duymuyordu sanki. Hiç bir şey duymuyordu. Sakince oturdu hastanenin sandalyelerinden birine.

“Olur mu?” dedi. “Olur mu?”

O ana kadar karısından çok daha güçlü duran adam ellerini yüzüne kapattı. Ellerini yüzünden her çekişinde yüzünün ıslandığı görülüyordu.

“Yapma be oğlum” diyordu adam, sanki Bora’ya sitem ediyordu, O’nunla tartışıyordu.

Sunay Hanım yanına gelen hemşirelere Bora’yı soruyordu.

“Oğlumu görmek istiyorum” diye bağırıyordu.

Selim yanına gitti. Sakinleştirmeye çalıştı kadını. O an Sunay Hanım, Selim’e döndü. Gözlerini onun gözlerine dikti.

“Öldü mü?” diye sordu. Ama bunun inanmamakla ilgisi yoktu. Bu tamamen Selim’i suçlar gibi bir soruydu.

Selim o an yıllar önce yaşadığı güne döndü.

 

14 Şubat 1990

Dışarıda kar vardı.

İki delikanlı duvarları poster ve yapıştırmalarla dolu odada, pek konuşmadan vakit geçiriyorlardı. Gözlüklü olan yatağa yüzüstü uzanmış dergi okuyordu.

Sarışın olan pencerenin yanındaydı. Kar yağması için bekler gibi gökyüzüne bakıyordu.

Gözlüklü çocuk, sayfaları hızlı hızlı çeviriyordu.

Diğeri O’na dönüp:

“Okuyo musun sen şimdi o dergiyi?”

“İlk aldığımda bakarım, sonra okurum”

“3000 liralık ne var onda?”

“Yapıştırma veriyo, poster var”

“Ben sana alırım yapıştırma”

“Niye ki?”

“Bilmem… seviyosan yani”

“Seviyorum ama Blue Jean’inkileri seviyorum”

“İyi”

İkisi de sustular. Sonra gözlüklü derginin sonuna geldi. Diğeri sıkılmıştı.

“Ateri oynayalım mı?”

“A-TA-RI”

“Neyse ne!”

Gözlüklü olan dergiyi alıp çalışma masasının çekmecesine koydu. Çekmecede önceki ayların dergileri vardı. Sarışın olana dönüp:

“Salona kurmamız lazım ama”

“Kuralım o zaman…Annen kızar mı?”

“Yoo”

Salonda, gözlerini televizyona dikmiş oyun oynuyorlardı. Biri gözlüklerini temizlemek için ara verdi. Diğeri ise hala oynuyordu.

“Oğlum dövüyorum seni”

“Ben sıkıldım odaya gidiyorum”

Biraz sonra ikisi de odada sıkılmaya kaldıkları yerden devam ediyorlardı.

Sarışın yatağın yanında yere oturmuş, diğeri de dergiyi tekrar okumaya başlamıştı.

“Kız dergisi o”

“Halt yemişin sen!” Gözlüklü sinirlenmişti.

“Ne kızıyosun be!”

“Murat’ların bana neler yaptığını biliyorsun”

“Manyak oğlum onlar”

“Annemler duyarsa gebertir beni”

“Niye lan, onlar “kız” diyo diye kız mı oldun?”

“Ne biliyim ya”

“Hem ben de bi kızla öpüşmedim. Ben de mi “kız”ım yani?”

“Şule?”

“Daha öpüşmedik oğlum, ciddi ilişki bu”

Gözlüklü güldü.

“Ne gülüyorsun lan?”

“Daha lise’den evleneceğin kızı buldun yani”

“Evlenmem de çıkarız işte”

Gözlüklü, bir an durdu. Sonra uzun zamandır canını sıkan bir şeyi söylemek için ağzını açtı, tam konuşacaktı ki diğeri:

“Sen hiç öpüştün mü?”

“Ben öpüştüm mü?…öpüştüm”

“Kimle?”

Sarışının inanmaz tavrını bastırabilmek için yalan söylemeye çalışan gözlüklü çocuğun bakışlarını kaçırışı görülmeye değerdi.

“Hani bizim yazlık var ya…Orda bi kız vardı”

“Adını söyle hemen”

Sarışın çocuk sorusunu bitirdiğinde, gözlüklü gafil avlandığını düşündü. Aklına hiç isim gelmiyordu.

“S…Selin”

“Ha, peki”

İnanmamıştı sarışın çocuk. Gözlüklü sinirlendi

“Ne oldu ki?”

“Bi şey yok…Kendi kendime deney yaptım”

“Ne deneyi?”

“Ben de ne zaman kız ismi uydurmaya kalksam S ile başlayan isim gelir aklıma”

“Ben uydurmuyorum oğlum”

“Yalan da söyleyemiyorsun”

“Siktir lan”

Sarışının hoşuna gitmişti. Gözlüklü kesinlikle yalan söyleyemediği gibi, küfür de edemiyordu.

Sanki ikisi de diğerinin konuşmasını bekliyordu. Sessizliği sarışın bozdu.

“O zaman bana anlatsana…nasıl öpüşülüyo?”

Gözlüklü paniklemişti. Hiç bilmediği bir şeyi nasıl anlatacağını düşündü… Hem de epey uzun süre düşündü.

“Böyle ağzını “O” der gibi yapıyorsun. Sonra öpüşüyorsun işte. Anlatırken komik oluyo”

Sarışın yatağın üzerine oturmuştu. Gözlüklü sanki bir kıza sarılmış gibi öpüşme taktiği vermeye çalışıyordu.

“Sonra öpüyorsun ama dilini kullanmadan, kızlar sevmiyo onu”

“Yani sadece dudak serbest”

“Evet”

“Yani böyle”

Gözlüklü, sarışının bir şey anlatacağını düşünmüş ancak hazırlıksız yakalanmıştı. Sarışın lafını bitirir bitirmez gözlüklü çocuğun dudağına bir öpücük kondurmuştu.

Gözlüklü çocuk kalakaldı. Ne yapacağını bilemedi ve sonra eliyle ağzını sildi. Ama bunu isteyerek yapmadığı belliydi.

“Napıyosun oğlum!”

“Öpüyorum” dedi sarışın çocuk sonra tekrar öptü gözlüklüyü.

Bir hamle yapıyor öpüp geri kaçıyordu. Gözlüklü ayağa kalktı.

“Ya!”

Sarışın çocuk onu tuttu. Tekrar öptü, ama bu defa korkmadan ve kaçmadan.

Gözlüklü de gözlerini kapatmıştı. İkisi de ilk defa öpüşüyorlardı.

Gözlüklü olan bira tadı alıyordu. Arkadaşı için annesinden gizli dolaptan çaldığı biranın tadını. Kendi ağzında ise içtiği çilekli sütün tadı olmalıydı.

Yatağa oturmuşlardı. Devamlı öpüşüyorlardı. Gözlerini kapatıp kızları hayal etmeye çalışıyorlardı. Ama ikisi de bu hayalden, öpüşmekten aldıkları zevki almıyordu.

Gözlüklü gözünü açtı.

Sonra sarışın çocuğu geri itti.

“Naapıyorsun?”

Sarışın hiç bir şey anlamamıştı önce, ama sonra kapıya baktı.

Odaya giren kadının yüzündeki ifadeyi asla unutamayacaktı.

“Ne oluyor burda!”

“Bişey yok anne”

Gözlüklü çocuk yine yalan söyleyememişti. Ve hiç bir yalan durumu açıklamaya yetmeyecekti o an.

Kadın Selim’e döndü

“Ne oldu dedim?…Kötü bişey oldu mu?”

Selim tek kelime etse kadın O’nu öldürebilirdi sanki. Öfkeden gözleri açılmıştı. Hızlı hızlı nefes alıyordu.

“Oldu mu diyorum?”

Selim az önce sırtından çıkardığı çantasını takıp kaçtı oradan. Bir ayakkabısını tam giyememişti bile. Apartmanın sokak kapısında, hala Sunay Hanım’ın arkasından bağırdığını duyuyordu.

“Bir daha bu eve gelemeyeceksin. Anneni de arıyorum şimdi”

Sarışın çocuk karlarda ağlayarak ve dengesini kaybederek koşuyordu. O eve bir daha hiç giremedi. Ve Sunay Hanım’ı da o günden sonra hiç görmemişti.

O güne kadar.

Sunay Hanım hala karşısında yaş dolu ama suçlayan gözlerle durmuş, Selim’e bakıyordu. Aradan 16 yıl geçmişti ama o bakışlar aynıydı.

“Öldü mü?” diye tekrar etti Sunay Hanım

Selim kadına sarıldı. Ağlıyordu.

16 yıl önceki utanç verici olay için ağlıyordu. Sunay Hanım annesini hiç aramamıştı üstelik. 18 yıllık arkadaşı için ağlıyordu. Sunay Hanım’a yaşattığı o anlar için ağlıyordu. Ve o gün olanlara rağmen bırakmadığı arkadaşını bu kez gerçekten kaybedişine ağlıyordu.

Sonra Sunay Hanım’ın kollarını hissetti sırtında.

“Bora’mız öldü mü Selim?” dedi kadın. Sesi titriyordu.

Birbirlerini bırakmadılar bir kaç dakika.

Onur dışarıdaki bankta oturuyordu hala. Bora’ya çok isteyip de söyleyemediği şeyleri düşünüyordu…Cebinden bir sigara paketi ve çakmak çıkardı. Sigaraları tek tek parçaladı. Sonra çakmağına baktı.

Üzerindeki yazıyı okudu

“Koca bebek!”

Bora kazımıştı yazıyı.

Onur yine ağlıyordu. Sıkıca tutmuştu çakmağı, elinden kayıp düşmesinden korkar gibi…

 

Olduğu Gibi – Bölüm 3

“Sıkıştı siktiğimin fermuarı…”

“Tamam merak etme daha bir kaç dakika var”

“Çek şunu, ya kapat ya tamamen aç”

“Uğraşıyorum abla!”

“Ne ablası be!”

“Erdinç, bana erkeklik taslama…hele de bu halde…”

Odanın dışından gürültülü bir müzik duyuluyordu. Ayla ve Erdinç soyunma kabininin önünde telaşla çırpınıyorlardı. En sonunda dayanamayıp siyah uzun peruğunu çıkaran Ayla , Erdinç’in elbisesinin fermuarını biraz zorladıktan sonra kapatmayı başardı.

“Etimi sıkıştıracaksın diye bekledim” dedi Erdinç

Ayla abartılı kahkahasını atıp:

“Fermuar başka yerde olsa neyse!” dedi.

Sonra Erdinç’in kırmızı elbisesinin fermuarını tekrar kontrol etti.

“Tamamdır şekerim”

Ayla 30 lu yaşların sonundaydı. Gerçek adını kimse bilmiyordu. Herkes O’nu Ayla diye çağırıyordu. Kılık değiştirmeden önce de sonra da…Ayla hangi erkek isminin kısaltılmışı ya da değiştirilmişi olabilirdi. Erdinç ara sıra düşünürdü bunu. “Ayhan” olabilirdi mesela.

Ayhan, Ahmet ya da her ne ise, Ayla, Erdinç’in 5 aya yakın süredir aynı barda çalıştığı meslekdaşı, arkadaşıydı.

Ara sıra taklidini yapacakları şarkıcıları paylaşamasalar da, Ayla’nın soyunma odasını, beğendiği genç oğlanlara başka şovlar yapmak için kullanmasına kızasa da, iyi arkadaştılar. Ancak arkadaşlıklarının, Ayla tarafından belirlenmiş bir kuralı vardı; dışarıda görüşmüyorlardı. Ama o odada herşey farklı oluyordu.

Odanın kapısı birden açıldığında, Ayla hep yaptığı gibi:

“Çıplağım namahrem var” diye bağırdı sonra yine bir kahkaha patlattı.

Barmen Fırat’tı gelen. Ayla’nın sahne öncesi içkisini getirmişti. Votka portakal.

Ayla daha önce bir kaç gece içkinin ayarını kaçırmıştı. Bir gece eteğine takılmış, bir başka gece ise şarkının sözlerini tamamen unutmuştu.

Bunu önlemek için Erdinç, Ayla’dan gizli

“Votka sadece tadımlık olacak” diye tembihliyordu Fırat’ı.

Ayla ise her defasında:

“Ekstra votkalı… değil mi şekerim?” diye sorsa da Fırat’tan yalancı bir onay alıyordu. Şimdiye dek Erdinç’in foyası ortaya çıkmamıştı.

“Ay ayakta adam s.kiyorsunuz” diye çıkıştı Ayla,

“Bunun votkası nerde?”

Fırat Erdinç’e baktı bir an; sonra “Hemen votka ekleyip geliyorum” dedi. Bunu gerçekten yapmayacaktı elbette.

Fırat barda Ayla’nın içkisine iki damla daha votka eklerken, insanlar deli gibi dans ediyor, dans etmeyenler o gece için tüketilecek taze bedenler arıyordu. Bu avcılardan biri de, Fırat’ın; tam tabiriyle “BELALISI” Gökhan’dı.

Gökhan barın işletmecisiydi. Prensibi gereği müşterilere asılmıyordu. Bu olaya çok daha pratik bir yol bulmuştu. Barmenler.

İki üç ayda bir barmenler, sudan sebeplerle, çoğu da Gökhan sıkıldığı için işten atılır, yerlerine yenileri gelirdi. Bunların bir kısmı ise Fırat gibi, müşterilerin dolgun bahşişli isteklerine veya Gökhan’ın oyunlarına gelmeden, diğerlerinden daha uzun süre orada kalmayı başarırdı.

Gökhan fırat’ı görünce bara yaslandı,

“Ayla hazır mı?” diye sordu. Sadece konuşmak için.

Fırat içkiyi hazırlayıp odaya götürmek üzereyken:

“Hazır Gökhan Bey, ama bugün önce Erdinç çıkacak” dedi, ve uzaklaştı.

Gökhan Fırat’ın arkasından bakakaldı. Sinirlenip tekrar bara döndü. Diğer barmene baktı. Sonra kendi kendine mırıldandı:

“Bununki de kalkmıyor ki”

Bir kaç dakika sonra Erdinç hazırdı.

“Çıkıyorum”

dedi Ayla’ya. Ayla da, elindeki neredeyse boşalmış olan bardağı, havaya kaldırarak selamladı O’nu.

O anda Erdinç’in telefonu çalmaya başladı.

“Ötüyorsun şekerim” diyerek telefonu Erdinç’e uzattı Ayla.

“Şimdi bakamam”

Dışarıdaki müzik bir anda durdu. Erdinç sahneye çıkmadan önce elektrikler kesilmiş gibi müzik de ışıklar da kapatılırdı. Sonra müzik başladı.

Erdinç odadan çıkınca Ayla telefonun ekranına baktı. “Selim” yazıyordu.

Olduğu Gibi – Bölüm 2

Onur ve Selim, yüksek sesle dinledikleri müziğin keyfini çıkarıyorlardı.

Onur, kaykıldığı koltukta perçemiyle oynuyordu. Önce parmağına doluyor sonra da saçının ne kadar uzadığını görmek için yukarıya doğru bakıp, berbere gitmek zorunda olduğunu hatırlayarak dudağını büküyordu. Selim de kanepede uzanmış, şarkılara eşlik ediyordu. Yüzüstü yatmış ellerini de başının altında birleştirmişti. Tıpkı masaj yaptıran insanlar gibi yatmıştı. Gerçekte ruhunun sıkılaştırıcı ve yenileyici bir masaja gereksinimi vardı. Sonra Onur’a baktı. Onunla konuşabilmek için bu kez sırtüstü uzandı. Onur’u inceledi. İzlendiğini farkeden Onur sordu:

“Ne?”

“Ne zaman yaşlanacaksın?” Onur’un gururu okşanmıştı. Sırıtmasına engel olmaya çalışarak:

“Bunu bilemiyorum; ama ne zaman, senin yaşına geleceğimi soruyorsan 6-7 yıl kadar beklemen gerekiyor; ki o zaman sen bu sorduğun soruyu çoktan unutmuş olacaksın” Onur doğrulup, anlatmaya devam etti:

“Ben bu arada dördüncü albümümü çıkarmış olacağım. Gümüşsuyu’nda, ya da yok vazgeçtim, Ortaköy taraflarındaki evimin terasından sana telefon edeceğim. Selim hadi gel kahvaltı ederiz, birer “drink alırız” diyeceğim”

Drink alırız lafını duyunca Selim gülmeye başladı.

“…ama sen bana telefonda “hayır gelemem çünkü beni yine terketti; bu yüzden evde oturup kendime bir süre daha, yaklaşık 1 ay kadar, acımam gerekiyor” diyeceksin”

Onur’un tavrı netti. Selim bir an için unuttuğu derdiyle burun buruna geldi.

“Of…Bora ne zaman gelecek acaba?”

“Bora’dan medet umuyorsun ama bu defa, O’nun da benimkilere benzer şeyler söyleyeceğini adım gibi biliyorum.Al işte buraya yazıyorum”

Onur parmağını yalayıp, sehpanın üzerine bir çizgi çizdi. Sonra Selim’e dönüp:

“Ne zamandır toz almıyorsun sen?” Selim omzunu silkti. Sonra cebinden çıkardığı mendille sehpayı silen Onur’a:

“Annem görse seninle gurur duyardı. Belki seni evlat edinirdi. Hep bir kız istemiş zaten” dedi. Onur duymazdan geldi. Sonra müzik setine yaklaşıp ses açma düğmesinin üzerinde bekletti parmağını ve şarkının beklediği yeri geldiğinde sesi iyice açtı..

“…bilseydim kalbimi sana vermezdim.dertliyim arkadaş haberin var mı?” Sonra kıstı.

Selim, Onur’un O’na karşı olan duygularının farkındaydı. Üç sene önce çok içtikleri bir gece sonradan hiç konuşmadıkları bir öpüşme yaşanmıştı. Ancak az önce dinlettiği bölümü, o geceye ve platonik aşkına değil de şu an bulunduğu duruma yordu.

“Arayıp şarkıyı ona dinletelim istersen!”

Onur’un bu sözü Selim’i haklı çıkardı. Bir arkadaş olarak yanındaydı ve güçlü olması, üzülmemesi için uğraşıyordu.

“Ajda O’nun tarzı değil” dedi Selim. “Umursayacağını sanmıyorum, öyle olsa çok şey farklı olurdu. Olmuyor ne yapalım…”

Onur yerinden kalktı ve abartılı mimiklerle

“Bunu söylemek için biraz fazla bekledin”

“Hatice’ye değil neticeye bakalım”

“Hatice dünya ahiret bacım olsun” Gülüştüler.

O sırada Ajda da bir sonraki şarkıya geçmişti.

“Cd için teşekkür ederim”

“Rica ederim. Hatta 5 milyon rica ederim”

“Uyuz!”

Akşam haberleri çoktan bitmiş, Onur cep telefonuyla oyun oynamaya bir yandan da meyve salatasını yemeye dalmış, ancak Bora’dan haber çıkmamıştı. Selim arada gözlerini bir noktaya sabitliyor, sonra düşündükleri, hatırladıkları yüzünden gözleri dolmaya başladığında, iç çekip kendini oyalamaya çalışıyordu.

“Siktir be!” diye söylendi Onur. Sonra telefonu sehpanın üzerine fırlattı.

“Ne oldu be?”

“Yine dördüncü bölümü geçemedim” Selim kafasını sallayıp, “hiç büyümeyecek” diye geçirdi içinden sonra saate baktı, kimbilir kaçıncı kez.

23:07

“Bora Bey gelemedi, telefonu da kapalı” Sonra Selim, az önce Onur’un oyun oynadığı gibi hırsla telefonunun düğmelerine basmaya başladı.

“Gelme bu saatten sonra, biz de dışarı çıkıyoruz zaten >: (” yazıp yolladı.

Onur’a dönüp “Nereye gidiyoruz?” diye sordu.

Onur Selim’in gece dışarı çıkmaktan hoşlanmadığını biliyordu. Kızgın olduğu için dışarı çıkıp sonradan pişman olacağını da.

“Saçmalama otur oturduğun yerde”

“Dışarı çıkıyoruz, gelmiyorsan ben çıkıyorum”

“Bora gelince…” Onur cümlesini bitiremeden Selim’in ev telefonu çalmaya başladı

“Efendim …Evet benim … Evet tanıyorum … Hangi hastanede?” Onur hastane lafını duyunca yerinden fırladı…

“Ne olmuş?… Bora’ya bişey mi olmuş?” Selim telefonu kapattı.

“Hadi gidiyoruz…”

“Ne olmuş Selim?”

“Ben de bilmiyorum!”

Selim ve Onur hastanenin önünde taksiden indiklerinde, yağmur yağmaya başlamıştı. Yağmurdan korunmak için Acil Servis’in kapısının önüne doluşan hasta yakınları, geçmelerini zorlaştırmıştı. Onur insanların yüzlerini incelerken Selim kendileriyle ilgilenecek birilerini arıyordu. Bir hastabakıcıya sordu.

Onur konuşulanları bir kaç adım öteden duyuyordu

“Bora Güroğlu…Trafik kazası geçirmiş…Gelmemizi istediler”

Hastabakıcı, koridorun sonuna doğru yürümelerini söyleyip, odalardan birine girdi. Az sonra çıktığında elindeki kağıda bakıyordu.  Önlerinde yürümeye başladı, bir kaç oda geçtiler. Hastabakıcı merdivenlerin başına geldiklerinde, orada oturmakta olan bir başka görevliye kağıtları verdi. Selim olanları anlamaya çalışırken hastabakıcı unutamayacakları o cümleyi söyledi “Arkadaşlar teşhis için gelmiş”

Selim sadece kısık bir “Hayır!” diyebildi

İkinci bölümün Sonu

Olduğu Gibi Bölüm 1

“Sorun sen değilsin…”

Nasıl olsa, cümlenin nasıl tamamlanacağını biliyordu. Bir mucize olmasını beklemek yerine kırmızı düğmeye bastı. Telefonun tekrar çalmasını bekledi. Umudunu yitirip ağlamaya başladığı sırada, banyoda, soğuk suyun altındaydı; vücudunu sertleştiren suyun içeri sızıp kalbini dondurmasını diliyordu.

Banyodan çıkınca telefonundaki rehberden son konuştuğu numarayı sildi. Ardından hızla bir başka numarayı tuşladı.

Beşiktaş sahilinde öğle yemeği sonrası, çaylarını içen kalabalık grubun masasındaki telefonlarından bir çalmaya başladı. Telefonun sahibi ekrandaki isme baktı. “Selim” yazıyordu. Cevap vermeden önce kalkıp, biraz uzaklaştı.

“Selim bey?”

“Öğle yemeğini böldüm galiba”

“Evet evet. Sağolun siz nasılsınız?”

“Bora! Lütfen rahat konuşabileceğin bir yere geç”

Bora neredeyse cafenin dışına kadar yürüdü. Ardından:

“Ayrıldınız mı?”

Sorduğu sorunun cevabını  biliyordu aslında.Selim’in titreyen sesinden belliydi. Bu sırada gerçeğin yüzüne çarptığını hisseden Selim ağlamaya başladı.

“Selim…Saat 13:24.Tam 4 saat 6 dakika sonra senin evin yolunu tutmuş olacağım”

Telefonu kapatıp cebine koyarken hem Selim’e, hem de işe dönmek zorunda oluşuna kızıyordu.

İstiklal Caddesi’ndeki öğrencilerin çoğaldığını farkettiğinizde saatinize bakmadan zamanı tahmin edebilirsiniz.Aynısı bankacılar için de geçerlidir ancak bir farkla!

Onları öğle saatlerinde görmek kötüye işarettir. Çünkü yemek yiyebileceğinizi sakin bir yer bulmanız neredeyse imkansızdır. Klonların saldırısı başlamıştır ve artık nereye bakarsanız yemek yiyen takım elbiseli erkekler görürsünüz. Üçerli ya da dörderli gruplar halinde gezerler ve nezih diye nitelendirebileceğiniz tüm cafe ve restoranları bir anda kalabalık yerler haline dönüştürürler.

İstila sona erdiğinde en sevdiğiniz restorandaki yemeklerden geride kalan tek şey bulaşık yığınlarıdır.

Bir şeyler atıştırmak için kötü bir zaman olduğunu farkeden Onur da, CD lere bakmak, ve bu bir buçuk saati saklanarak geçirmek için Atlas Pasajı’na girdi.

Son gelişinden beri kimse, elindeki eski CDlerini değerlendirmemişti anlaşılan. Buradakiler de hala hatırladığı sırada duruyorlardı. Önde Candan, bir arkasında Björk ve hemen sonra iki klasik müzik albümü.

“Yeni bir şey var mı?” diye sorduğunda, satıcının işaret ettiği yere doğru ilerledi. Birkaç albüme daha baktıktan sonra alelacele telefonuna sarıldı.

“Efend…”

Karşıdaki sesi duyar duymaz konuşmaya başladı Onur.

“Bil bakalım kimin albümünü buldum?”

Ses kesik kesik geliyordu.Onur tekrarladı.

“Kimin albüm…Alo?…Selim beni duyuyor musun?”

Sonra telefon kapandı. Onur CD yi alıp pasajdan çıkınca Selim’i tekrar aradı. Heyecanla bu haberi vermek istiyordu.

“Efendim”

Onur ters giden bir şeyler olduğunu anladı. Selim genellikle Onur aradığında açmaz, sonra kendi arardı. Bu durumdan şikayet ettiğinde de “Sen daha öğrencisin!” diye dalga geçerdi.

“Neyin var?”

Selim olanları anlatmaya başladı. Az sonra Onur, Bakırköy dolmuşlarından birine binmiş, Selim’e gidiyordu.

~~ Birinci Bölümün Sonu ~~

Etiketler ,

Cemkiresim geldi

Dün flugtag’daydim. Onca insanın sıkış tepiş yarış izlemeye calişması yetmiyor gibi -ki öyle olacağını tahmin etmek zor değildi- bebek arabalarıyla kalabalığı yarmaya çalışan anne babalar doluydu Caddebostan sahilinde…hayretle baktım…sonra kızdım…şimdi de çemkiriyorum…
Ulan! Al o çocuğu kucağına, kapat katla o puseti di mi? Yok hayır illa ki öyle geçecek ordan.Neden? Çünkü kendilerince yürüttükleri mantık,onlara yayalar arasinda geçiş üstünlüğü sağlıyor! Hayır efendim yok öyle şey! Bir de tavır yapıyorlar ki o çocuğun ileride nasıl bir bireye dönüşeceği aşikar.
Anne baban sana bunu öğretecek belli!
İnsanları yarıp geçmek belli ki serbest.Ayaklarını ezmek gayet normal!
Bazen kelimelerin kökenlerini düşünüyorum ve childhood un nereden geldiğini dün anladım.Belli ki ebeveynlerine sinirlenen biri o anne babanın çocuğunun derisini yüzüp giymek istemiş. Kendine bir child -hood yapma fantazisi yapmış…
Aynen dün ne hissettiysem o hislere tercüman olmuş…

Hehe child-hood…çok şahane

Etiketler